Perşembe, Mart 30, 2017

“Yeni Türkiye”ye ne oldu?

Link

Ne gerekçeyle çıkmış olursak olalım, askerimizin Suriye’den çıkması iyi haberdir.[..]

Ankara’nın bütün tepkilerine rağmen, Suriye’de yeni bir yapılanma ortaya çıkarken PKK’nın uzantısı olduğunu kimsenin inkar etmediği PYD-YPG ile birlikte çalışma konusunda Amerika da Rusya da geri adım atmadı. Suriye krizinin içine gömülmenin Ortadoğu bataklığına gömülme tehlikesini büyüttüğünü Ankara’nın şahinlerinin de kabul etmiş olması önemlidir.

“Fetih” edebiyatının da haritaya bile bakmayanları heyecanlandırması her zaman mümkündür. Ama bunun üzerine bir siyaset kurma imkansızlığını da bir kez daha görmüş olduk.

Şu anda Suriye yükünü, sığınmacılar dışında sırtımızdan atmış bulunuyoruz. Temenni ve katkımız ise Suriye’de güvenli bir ortamın oluşması ve sığınmacıların ülkelerine dönmesinin sağlanması yönünde olacaktır.

Link

Ankara Rusya’nın ekmeğine karşılıksız yağ sürmeye devam ediyor. NATO silâh sistemleriyle uyumsuz SS 400 füzeleri siparişini gündeme getirerek, diğer yanda NATO’nun üye olmayan dost ülkelere yönelik “Barış için Ortaklık” programını Avusturya ile olan AB bağlantılı husumet nedeniyle engelleyerek Rusya’nın elini güçlendiriyor. Tekrar edelim, karşılıksız.[..]

Rusya’nın, ne de ABD’nin sahadaki yegâne ciddî kara gücü olan Kürdleri gözden çıkarmayacağı netlik kazandı. Artı, Antakya sınırıyla TSK kontrolü altındaki bölge arasında tecrit olmuş Afrin’deki mevcudiyetiyle Rusya Türkiye’ye “dokunma” mesajı verdi. Artı, Cenevre barış müzakerelerinde Kürdlerin de olması gerektiğini bir kez daha dile getirdi.

Astana sürecine gelince, bölgeyi yakından bilen ve gözlemleyenlerin aktardığına göre Rusya ile Türkiye arasında Ankara’nın umduğu ortaklık ve işbirliği namevcut. Ankara’nın ikna kabiliyeti filan olmadığı ortaya çıktı. Her hal ve karda Rusya için Kürdler gibi Esad yönetimi de Türkiye’den daha değerli.

Link

2016 yılında Merkez Bankası başkanının (bağımsız) konuşamadığı bir siyasi tabloya ulaştık.

Bağımsız kurum olan MB yerine, para politikasında tüm piyasanın gözü diğerlerin ağzına çevrilmişti. Biri “faiz artırmam”, diğeri “döviz sattırmam” diyerek Merkez Bankası’nın hem bağımsızlığını hem de hamlelerini boşa çıkartıyorlardı.Ve bu süreçle Türkiye’yi hiç yoktan bir ekonomik sıkıntının içine atmış olduk.

Ne zaman ki, Merkez Bankası ‘izin aldı’ ve “örtülü faiz artırdı”, işte o zaman dolardaki hızlı yükseliş yerini sakinliğe bıraktı. Ne zaman bağımsız uzman kurum çalıştı ve bireysel inanca dayalı para politikasından vazgeçilerek, bilimsel politikaya dönüldü, o vakit krizin etkileri hafifledi.

Dün sayın Başbakanımız da “mevcut sistemin Türkiye’nin büyümesine ayak uyduramadığını” söyledi. Eğer, yeni sistemle inanca dayalı para politikası uygulamaya yeniden kalkarsak acaba bizim dış mihraklar teorimizi bu millete nasıl anlatacağımızı da hazırlamamız gerekiyor.

Rakamlar sorunun ne “dış mihraklarda” ne de “iç mihraklarda” olduğunu göstermiyor. Sorun galiba “inanca dayalı para politikası” ile “bilime dayalı para politikası” arasındaki değişimde yatıyor.

Link

TÜİK’in son kağıt hesabı yapılmadan önce dünya ekonomik sıralamasında 19. sıraya kadar düşmüştük. Hatta kur artışı eşliğinde ve ekonomideki yanlış yönetim sıkıntıları nedeniyle 2016 yılında yapılan hesaplar, Türkiye’nin Dünya ekonomik liginde 2 basamak daha kaybederek 21. sıraya düşeceğini gösteriyordu. İşte tam bu sırada TÜİK’in yeni hesap sistemi imdada yetişti ve 137 milyar dolarlık kağıt hesabı artışla, GSYH’mız 720 milyar dolardan 856 milyar dolara yükseliş yaşadı.[..]

[S]imdi hiç kağıt hesabı üzerinden GSYH’nın yeniden değerlenmediğini düşünün. Acaba yerimiz ne oluyordu? Suudi Arabistan’ın bile gerisine düşerek 592 milyar dolar ile 21. sırada yer alacaktık. Hatta 2016 yılı verileri açıklandığında muhtemelen eski seriye göre (87 bazlı) Arjantin’in bile gerisine düşmüş olacaktık. İşte bütün bu sıkıntılarımıza TÜİK çözüm oldu ve iki kez milli gelir hesabını revize ederek yükseltti.

Bu revizelerin ilkinde 127 milyar dolar ve ikincisinde de 137 milyar dolar GSYH artışına giderek herkes mutlu oldu. Böylece ülkemiz dünya ekonomik sıralamasında 21. sıranın da  altına düşmeden 16-17 sıralarında tutunmayı başarmış oldu.

Ne diyelim: Kalem sende kağıt sende; yaz büyüt, çiz büyüt.

Adı da ekonomik mucize olsun.

Sorun çıkınca da dış mihraklar diyerek çözüm bulmaktan başka geriye ne kaldı ki?

Link

Avrupa Birliği üyeliği iddiasıyla iktidara gelen AKP’nin Türkiye’yi getirdiği nokta gerçekten ürkütücü ve iç acıtıcı. Bütün komşularıyla, Rusya ile, Avrupa Birliği ile, Amerika ile ciddi ve derin sorunları olan ve bu nedenle ağır bedeller ödeme noktasına gelmiş bir ülke Türkiye.

Soft power’ını bir kenara atarak sadece hard power’a dayalı bir güç olmaya çalışan Türkiye’nin askeri gücünün tartışmalı olduğu El-Bab operasyonu sırasında bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Kendi halkına karşı işleyen bir kaba gücü var şu anda Türkiye’nin.[..]

Her alanda itibarı, uluslararası ilişkileri zedeleyecek gelişmeler yaşanıyor.[..]

Kürtler, Irak’ta, Suriye’de kendi kendini yönetmeye hazırlanırken Türkiye’de siyaset yapmak isteyen Kürtlere verilen bu cezalar, daha çok şiddet, istikrarsızlık ve kaosun önünü açmaktan başka bir sonuç vermeyecektir.

Sonuç itibariyle, 15 Temmuz darbe girişimiyle eline geçen şansı heba eden, toplumsal birlik yerine ayrılığı teşvik eden yönetim aklı, Türkiye’yi uluslararası platformda iyice yalnızlaştırırken içeride de toplumsal barışın temelini dinamitliyor.

Link

[O]lması gerekeni ve bugünün dünyasına adapte olmayı temel alan bir normalleşme AK Parti’ye de uzun vadeli bir iktidar alanı açmaktaydı. Gerçekçilik bu partinin söz konusu ilkesel çizgiden kopmamasını ima ediyordu. Ama öyle olmadı… Bugün geldiğimiz nokta epeyce farklı. AK Parti eskinin bastırılmış ve kabuklaşmış cemaatçi dünyasına geri dönmeyi tercih etmiş gözüküyor. “Yeni Türkiye” artık önümüzdeki dönemin sloganı değil, olsa olsa geride bırakılan partili demokratların hayali… Normalleşme hedefinin yeri ise bugün “yerli ve milli devrimcilik” klişesi ile doldurulmaya çalışılıyor.

Yoksa aynen Kemalizm’in yaptığı gibi, AK Parti de kendisine iktidar alanı açma ve o alanı tahkim etme uğruna normalleşme hedefinden uzaklaşıp, kendi tahayyülünün normlarını hâkim kılma sevdasına mı kapılıyor? “Eski Türkiye”ye karşı çıkarken, bir başka “Eski Türkiye” olmaktan öte hiçbir anlamı olmayacak bir maceraya mı sürükleniyoruz? Üstelik ülkenin normalleşmeye elverişli sosyolojik ve zihni zemine sahip olduğu bir dönemde…

Link

Referanduma gidecek olan bizdeki tasarının sorunu da bu. Keyfiliği ve genelde antidemokratik bir yönelimi engelleme hedefi gütmeyen, suistimale karşı denetleyici tedbir almayan bir düzenleme. Nitekim tasarıyı savunmak isteyenler yeni düzenlemenin demokratik olduğunu söylemiyorlar. Antidemokratik yönleri olsa da, şu anki sistemin de zaten aynı derecede antidemokratik olduğunu öne sürüyorlar. Bu mantığa göre anayasa değişikliği sadece yürütme alanına ait bazı sorunları çözüyor. Sistemde var olan diğer sorunların ise aynen devam edeceği ve oradaki zaafı yeni sisteme yüklemenin adil olmadığı söyleniyor…  

Oysa getirilen sistemin antidemokratik ‘yönlerinden’ bahsetmek biraz abes, çünkü zaten bütün olarak demokratik seviyeyi yükseltme amacıyla üretilmiş değil. Ayrıca yeni bir sisteme geçilirken daha demokratik bir düzen için çaba harcanmamasını ve eski antidemokratik yapının korunmasını savunmak da zor. Ama asıl mesele yazının giriş paragrafındaki tespitle alakalı… Kötü başkanlık sistemleri en kötü parlamenter sistemden bile daha antidemokratik, çünkü siyasi yapının keyfiliğe açık olan yönleri daha kolay suistimal edilebiliyor. Yani elinizde zaten antidemokratik bir sistem varsa, parlamenterden başkanlığa geçerek onu daha da olumsuz bir yapıya dönüştürebiliyorsunuz. Öyle ki sonuçta rejimin ilkesel zeminini zayıflatabiliyorsunuz.

Nitekim yeni sistemi savunanlar tartışmalarda şu sorularla karşılaşıyor: Cumhurbaşkanlığı sistemini düşünürken şu an var olan sistemin antidemokratik unsurlarını niçin değiştirmediniz? Bu antidemokratik zeminin keyfi bir yönetime yol açma ihtimaline karşı niçin tedbir almadınız? İtiraf etmek gerek ki bu soruların inandırıcı bir cevabını bulmak hiç kolay değil.

Bu nedenle medyada gözüken AK Partililer iki farklı yol deniyorlar. Biri uygun örnekler vererek Cumhurbaşkanlığı sisteminin o kadar da sakıncalı olmadığını göstermeye çalışmak. Ne var ki hem uygun olmayan örneklerin gerçekleşme ihtimali daha fazla, hem de yeni bir düzenleme yapıldığında ‘inşallah herkes doğru davranır’ varsayımına dayanmanın gerçekçi bir yanı yok. Aksine yapılacak değişimin kötüye kullanılma ihtimalini ortadan kaldıran bir düzenleme olarak ele alınması beklenir.

Diğer yol ise seçilecek kişinin suistimale yeltenmesi, örneğin art arda ‘yanlış’ kararname çıkarması durumunda kendisinin kaybedeceği varsayımı. Toplumun buna izin vermeyeceği söyleniyor… Oysa hiç de öyle olmayabildiğini, toplumun yapılanları sineye çekmek durumunda kaldığını tecrübemizle biliyoruz.

Link

[O]nümüzdeki anayasa tasarısının yaptığı şey tek merkezli bir yürütme oluşturmak mıdır?

Hayır. Bu anayasa Meclis’i de Yargı’yı da seçilmiş başkanın kontrolü altına vermeyi dizayn eden bir metindir. Ve bunu yaparken hiç de ince bir işçilikle; gözden kaçabilecek bir sofistikasyonla yapmamaktadır. Maddeler açık seçik bağırmaktadır: “Bu ülkede yasama, yargı ve yürütme seçilmiş başkanın elinde toplanacaktır…”

Neden cumhurbaşkanının partili olmasına izin veren değişikliğe gidildi?

Neden başlarda sözü edilen Seçimler ve Siyasi Partiler Kanunlarında değişikliğe gidileceğine dair taahhütleri duymaz olduk hiç?  Mevcut seçim ve siyasi partiler yasalarının parti başkanlarına yasama organına gidecek her bir kişiyi mutlak belirleme gücü verdiğini bilmeyen kaldı mı bu ülkede? Tayyip Erdoğan önümüzde yapılacak bütün seçimlerde Ak Parti başkanı olarak bu partiden Meclis’e gidecek her bir milletvekilini belirlemeyecektir diyecek bir kişi var mı?

Peki neden cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimleri aynı gün ve aynı periyodlarla yapılıyor? Yasama organına kişilik kazandırmak, halkın değişen koşullara göre oluşumunu yeniden belirlemesine imkân tanımak isteyen bir iradenin farklı düzenleme yapması gerekmez miydi? Bunun ABD başta olmak üzere örnekleri var dünyada. Farklı aralıklarla, farklı sayılarda milletvekilinin yenilenmesini sağlayan seçimlerle, parlamentonun hem temsil gücü sürekli kılınabilir hem de başkanın iradesinden bağımsızlaştırılabilirdi. Bu neden istenmedi?

Şunun için istenmedi: Başkan sadece yürütmeye değil, parti başkanı olarak yasamanın çoğunluğuna da hâkim olsun diye düşünüldü.

Fakat bununla da yetinilmedi. Başkan, yasama organının kanun yapma yetkisine de ortak kılındı. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri getirildi. Bu yetki şimdi, “Anayasa’ya ve yasalara aykırı olamaz; yasayla düzenlenen bir konuda ve insan hak ve özgürlükleri kapsamında kararname çıkartılamaz” denilerek önemsizleştirilmeye çalışılıyor. Oysa kanun gücünde kararname çıkartmak yetkisi -özellikle parti başkanı olarak parlamento çoğunluğunu şekillendirme iradesine sahip bir başkanlık sisteminde- olağanüstü bir yetkidir. Muhalefeti iyice etkisizleştirecek denetimsiz bir yasama aracına dönüştürülmeye çok müsaittir.

Başkan bütün bürokrasiye hiçbir denetim ve onay mekanizması olmaksızın dilediği her atamayı yapma yetkisine sahip kılınıyor. “Kişilikli parlamento” ya, yapılan atamaları resmî gazeteden izlemek işi kalıyor.

Yargı faslı da aynı mantıkla düzenlenmiş.

Her yazıda yazdım, bir daha yazayım. 13 HYK üyesinin 6 tanesini cumhurbaşkanı doğrudan belirliyor. Kalan 7 üyeyi cumhurbaşkanının listesinden milletvekili olanların çoğunluğu oluşturduğu parlamento seçecek. Bu kadar açık bir matematik gerçeği gizlemek için kullanılan argümanlar insan aklını küçümser nitelikte.

Mesela dikkat ediyorum hiçbir evetçi yazar HYK’nın 6 üyesini cumhurbaşkanının doğrudan seçtiği gerçeğini dürüstçe adını koyarak söyleyemiyor. Genellikle söylem şu: “cumhurbaşkanı 4 üyeyi doğrudan seçiyor. Adalet Bakanı ve müsteşarı da kurulun doğal üyesi”… Peki bunu yazan arkadaşlarımız Adalet Bakanı ve müsteşarını cumhurbaşkanının seçtiğini bilmiyorlar mı? Normalize etmenin, gözden kaçırma çabasının, bilinç altını böyle pırtlatması gerçekten gülünç değil mi?

Hemen ardından da Meclis’te nitelikli çoğunluk gerektiği argümanı geliyor. Sanki bu 7 üyenin içinde cumhurbaşkanının dilediği en az bir üyeyi seçtirmesine engelmiş gibi.

Bu da yetmezse, meselenin kimin seçtiğiyle ilgili olmaktan çok yargı kadrosunun kalitesiyle ilgili olduğu, yargının Türkiye’de hep vesayetin aracı rolü oynadığı vs argümanları yardıma çağrılıyor.

Başvurulan bir yanıltmaca da yargı yapısının seçilmişlerin iradesine dayanarak oluşması gerektiği ve cumhurbaşkanının yetkisini buradan meşrulaştırma gayreti. “Başka öneriniz mi var? Yargı eskisi gibi kooptasyon yoluyla kendi içine kapalı seçimlerle mi üretsin kendi hiyerarşisini” diye soruluyor.

Sanki, yargıyı yöneten kurulun Meclis içinden ve gerekirse partilere kotasyon imkânı da sunularak uzlaşmayı, pazarlığı şart koşacak usullerle seçilmesini sağlamak, çoğulculuğu güvenceye almak mümkün değilmiş gibi. Sanki, halkın iradesini sadece cumhurbaşkanı temsil ediyor; Meclis fasulyedenmiş, halka dayalı meşruiyetin taşıyıcısı olamazmış gibi.

Özeti şudur: Türkiye’yi yöneten irade koşulları değerlendirmiş ve önümüzde görünür dönemde bütün iktidarın (yasama, yargı ve yürütme) tek bir elde toplanmasına karar vermiştir. Bunu referandumda halka onaylatma çabası içindedir. Gerisi laf ü güzaftır.

Link

Avrupa ülkeleriyle ilişki kalitemizdeki düşüş, dinmek bilmeyen bir rüzgarla günden güne erimekte. Norveç hükümeti bile sıraya girdi, darbecilerin ilticasını imzalamakta. Son dönemin parlak müttefiki Rusya ile var olduğunu sandığımız ilişkinin ise daha meyve sebze ambargosunu aşamadığı anlaşıldı. [..]

Düne kadar, tek derdimiz Suriye meselesiydi; “İyi olmadı, yanlış yaptık” deyip, başka dert yok diye avunuyorduk, şimdi dosyaların hepsi irili ufaklı Suriye olup çıkıverdi.

Hariciyemiz her gün, bir ülkeye bir meseleden dolayı “kabul edilemez” demekten bitap düşmüş halde.

Değil Türkiye gibi imkanları, gücü sınırlı ve belli olan bir ülke, süper güçler dahil hiçbir demokrasi, dünyayla işi, alışverişi olan hiçbir ülke bu kadar ağır bir yükü taşıyamaz.

Mesele kim haklı, kim haksız meselesi değildir. Yani tek tek sayarsak “Amerika ayıp ediyor, Hollanda saygısızlık yapıyor, İran ikili oynuyor vs…” deriz. Öyle gerekçeler var ki anlatıp kendimizi rahatlatırız. Ama işimize yarar mı? Derdimizi çözer mi?  Evet, haklı olduğumuz çok konu da vardır. Ama problemleri, tek tek sayıp hepsinde ne kadar haklı olduğumuzu söylemek kendimizden başkasına ne ifade eder?

Sakın ola bu manzarayı “Dünya zaten bize karşı, hepsi elbirliği yapmış bizi çökertmeye çalışıyor” diyerek de izaha tevessül etmeyelim. Birbiriyle kavgalı ülkelerin bile bize antipati duyduğu dünyada böyle bir analiz, durumun vehametini artırmaktan başka işe yaramaz.

Bir şey söyleyeceksek önce, 15 Temmuz gibi seyri ve perde arkası apaçık, aleni bir darbe teşebbüsü vak’asında, en yakın müttefikleri dahi neden ikna edemediğimizi sormalıyız.  Veya yeryüzünün en uzun süreli ve en kanlı terör eylemlerine imza atan PKK’nın Suriye’de etkinliklerini durdurmakta neden destek bulamadığımız sorgulamalıyız.

Bırakın destek bulmayı, biz ABD’ye, Rusya’ya “İlişkilerinizi kesin, bu örgüt içeride canımızı yakıyor” dedikçe, ikisi de PYD ile ilişki geliştirmek için birbiriyle yarışıyor. En büyük iddiamız Menbiç’in PYD’den arındırılmasıydı, o bahis de istemediğimiz şekilde bitti. Yetmedi, Putin Afrin’de PYD’yle birlikte bayrak dolaştırmaya başladı.

Bir büyük meselede dışlanmışsanız, değer görmüyor ve çabalarınız karşılıksız kalıyorsa her meselede sıkıntı yaşarsınız. Türkiye şimdi bu sarmala mahkum olmuş durumdadır.

Alman istihbarat başkanı “FETÖ için ikna olmadık” diyor. Feveranımız bitmeden ABD istihbaratının da aynı kanaatte olduğunu öğreniyoruz. Onlar da 15 Temmuz’un arkasında FETÖ’nün olduğuna inanmıyormuş. Onlar mı inanmıyor, biz mi ikna edici değiliz? Yoksa daha kötüsü; ikna edici bile olsak umurlarında değil mi?

İslam coğrafyasında olup bitenlere hiç olmazsa ses çıkarırdık, ses veremez olduk. Rusya Halep’i katletti sustuk, şimdi ABD bir taraftan başladı yine suskunuz.

Sıradışı bir daralma, hiç normal olmayan bir sıkışıklık yaşıyoruz.  “Düşman azaltalım, dost artıralım” demiştik. Keşke, “Olduğu gibi kalsın, o da yeter” deseydik.

Meseleler karşısında bilhassa da ülke meselelerinde gerçekçi olmak, bütün ayrıntıları birlikte görüp değerlendirmek kadar doğru bir şey yoktur. Hiç olmazsa gerçeği görelim. Bizi bu durumdan bir mucize kurtaracak değildir. Bir görünmez el dokunup her şeyi halledecek de değildir. Sandığımızın aksine dünya sistemi böyle çalışmıyor. Kelimenin tam anlamıyla gerçekçi olmak, gerçeği kabullenmek ve bir vakitler nasıl yapıyorsak yine aynı şekilde gereğini yapmaktan başka yol yoktur. Esasen, başka yola gerek de yoktur.

Matlab

Teknik üniversitelerimizde çok fazla Matlab denen bir bilgisayar dil kullanımı var; öğrencileri bu (ticari) dile yönlendirmek yerine açık y...