Pazartesi, Ocak 23, 2017

Savrulma

Link

Ülke bin türlü sorunla boğuşur, her gün bir başka eve evlat acısı düşerken, başka hiç derdimiz kalmamış gibi, birini başkan yapma telaşındayız kaç aydır… [..] Güçler ayrılığı ilkesinin, demokratik mekanizmaların, siyasi partilerin, muhalefetin “Ayak bağı olduğu” için devre dışı bırakılıp, tek merkezin her şeyi belirlediği bir sistemi onaylamamız bekleniyor bizden... Sivil toplum, yargı, parlamento gibi kurumların baypas edilip yetkinin tek elde toplandığı bir rejim dayatılırken, cumhuriyetin 90 yıllık kazanımlarını reddedip, zaten sorunlu olan demokratik hak ve özgürlükleri daha da sınırlandırmak için yetki isteniyor…[..]

Önceleri “OHAL şartlarında referandum yapıldı dedirtmeyiz” cümlesini kuran sözde demokratlar, “OHAL’le referandumun ne alakası var canım. Hiçbir engel oluşturmaz” diyor mesela şimdilerde…  Özellikle muhalefet, bu şartlarda nasıl bir kampanya yürütecek merak ediyorum gerçekten… Doğu, Güneydoğu bölgesinden vaz geçtim, başkent Ankara’da tüm gösteri ve toplantı yürüyüşleri yasaklanmışken, kim, hangi kampanyayı, nasıl yürütecek?

Link

Dün Milliyet gazetesinde halkımızın anayasa konusunda ne kadar bilgi sahibi olduğuna dair araştırma sonuçlarımız yayınlandı. Araştırma sonuçlarında görüldüğü gibi halkımız anayasa konusunda pek de bilgi sahibi değil. Türkiye’de yürürlükteki anayasa ile ilgili çok fazla bilgi sahibi olmalarını beklemek, vatandaşlara haksızlık olur. Yüzlerce madde, geçici madde, fıkra derken hukukçuların dahi anayasa kitapçığına bakmadan pek çok maddeyi bilmesine imkan yok. Ama öyle maddeler var ki örneğin; “Anayasa’nın değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez, ilk 4 maddesinden bildiğiniz var mı” sorusuna her iki kişiden biri, tek bir madde dahi bilmediği cevabını vermiştir. [..]

Hiç unutmuyorum 2010 referandumunda gerek referandum sürecinde, gerekse referandum günü sandık başında evet diyenlere; hangi madde veya maddeler için evet dediğini, hayır diyenlere hangi maddelerden dolayı hayır dediklerini sorduk. Gördük ki evet diyenlerin de hayır diyenlerin de yaklaşık yüzde 70’inden fazlası tek bir madde dahi söyleyemediler. Vatandaşlar parti aidiyetiyle veya başka gerekçelerle sandığa gidip oy pusulasındaki evet veya hayır mührünü bastılar. İşte önümüzdeki referandumda da buna benzer bir davranış sergileyeceğiz, aynı gerekçelerle sandığa gideceğiz.

Link

Türkiye küçük bir ülke değil. Öte yandan objektif bir gelecek perspektifine sahipsek, yeniyi oluşturma açısından devasa eksikliklerimiz var. Ancak önümüzdeki potansiyeli kullanmaktan ve bunun idrakinden çok uzaktayız. Çünkü hala özgür vatandaştan korkuyor, örnek vatandaş hayali ile yaşıyor ve gençleri zihnimizdeki köhnemiş kalıplara sıkıştırmaya çalışıyoruz. Bizdeki ‘okul’ büstlerle, marşlarla, sloganlarla ,‘milli’ köşelerle ve dinselleşmiş hamasetle belirleniyor. Evrenseli kavramadan ‘yerlilik’ hayali peşinde koşmak, bu kavruk milliliğin sadece şablonunu değiştiriyor. ‘Yaratıcı öğrenime’ geçmekten korkan bir ‘milli eğitim’ hangi ideolojik ezbere dayanırsa dayansın sonuç değişmiyor ve değişmeyecek… Ve bundan yüz yıl sonra bile ‘niye geri kaldık’ diye sormak hala marifet olacak...

Link

Pek fazla sekmiyor, hemen hemen her gün bir olayla –ya da olaya- uyanıyoruz. Bu olay çarpıcı, sarsıcı, kızdırıcı, üzücü, düşündürücü, bütün bunlar olabiliyor. Çok zaman resmen çıldırtıcı olabiliyor. Bunlarla örülü bir labirentin içindeyiz; dışarı çıkabilelim diye bize verilmiş ipin ucunu da kaybetmiş olarak. Ama çaresizlik içinde bakınırken, bu koridorlarda daha birçok ipin ucunu kaybetmiş kişinin dolaştığını görüyoruz. Labirenti oluşturan, labirenti yapan şey de bu dolaşmalar. Sonuçta herkes kendi hesapsız rotasını koruyarak kendi rotasını inşa ediyor.[..] Bu AKP politikalarının fiilen cereyan ettiği düzey. Bu düzeyde dolaşmaktan doğrusu bıktım. [..]

Buradaki hegemonya başka her şeyden önemli. Türkler’in Kürtler , Sünnilerin Aleviler karşısındaki hegemonik konumları yeni bir şey değil. Bu topraklarda bu ilişkiler başından beri aşağı yukarı böyleydi. Ama Batılılaşma denen “bela” başladı başlayalı hem en somut anlamı ve biçimiyle iktidarı elde tuttular, hem de kültürel-entelektüel üstünlüğü. Bu hegemonyanın maddi temelleri ilkin AKP iktidarıyla ciddi bir şekilde sarsıldı. Eski modernist hegemonyanın fiziksel iktidara dayanan kısmı AKP döneminde erozyona uğradı. Ama AKP işin bu kısmını kendine göre çözse de (bunun kalıcılığı da ayrıca tartışmalı tabii) gerisini getirecek entelektüel atılımı herhalde yapamayacak.

Ancak şimdi bu kesimde AKP’nin yapını iktidara atmasıyla başlayan süreçte edinilmiş iktidar kazanımlarını kaybetme korkusu elle tutulur bir biçimde hissediliyor. Dolayısıyla bu korkuyu kazanılmış iktidarı kaybetme enerjisine dönüştürme çabası da yoğun bir biçimde devam ediyor.

Dolayısıyla Türkiye tarihi çatlaklarını özenle ve ”şefkatle” diri tutuluyor. AKP gibi bir parti, aslında bu gibi sorunları büsbütün “çözmek” değil de, yumuşatmak, hafifletmek çözüme gidecek kanalları açmak bakımından var olmuş ve var olan partilere göre daha fazla imkân ve avantaja sahipti. Ama sonunda seçilen yol, bu yol oldu. Bu var olan çatlakları gidermenin değil derinleştirmenin yolu. Onlarla birlikte toplumda var olan her türlü ayrımı şimdiye kadar olduğundan daha antagonist bir kıvama getirmenin yolu.

Link

Toplumsal gelişmeyi “altın çağ”dan sapma, siyasetin temel sorunlarını da “kötülüklerin anası” yapı ve kişilikler aracılığıyla açıklama yapısal sorunlarımızı kavramamızı zorlaştırır

Türkiye'deki siyasal hareketlerin hepsinin bir "altın çağ"ı vardır. Onlar günümüzü doğuran gelişmeleri bir "mükemmel" düzenden sapma ve "bozulma" paradigması çerçevesinde açıklarlar.[..]

"Altın çağ" yaklaşımının doğal neticesi "mükemmeli bozan," "tüm kötülüklerin anası" yapı ve kişiliklerin yaratılmasıdır. Bu da toplumsal dönüşümün "bozulma" ve "doğru yoldan sapma" paradigmaları çerçevesinde değerlendirilmesine ek olarak, siyasetin temel sorunlarının "günah keçisi" haline getirilen yapı ve kişilikler üzerinden açıklanmasına yol açmaktadır.[..]

Buna karşılık iki asrı aşkın süredir kısa teneffüs araları dışında sürekli biçimde otoriter siyaset üretilmesini, "özgürlük" vaadiyle iktidara gelen değişik siyasal hareketlerin "tümü"nün süreç içinde "otoriter"liğe savrulmasını ancak yapısal nedenlerle açıklayabilmek mümkündür.[..]

Bu nedenlerden ilki, mega toplumsal dönüşüm projelerinin kolektif hafızanın hatırlayabildiği dönemlerden beri "siyaset" olarak kavramsallaştırılmasıdır. On sekizinci asır sonundan beri yukarıdan aşağıya "dönüşüm"ü hedefleyen mega projeler geliştiren liderlik ve hareketler, "mevcut gerçeklik" ile iletişimi asgarî düzeye indirgemişlerdir.

"Siyaset"in kitlelere yukarıdan bakan bir dönüşüm ve toplumsal mühendislik projesi biçimini alması, onun güncellik ile ilişkisini azaltmakla kalmamış, taleplere cevap verme özelliğinin de göz ardı edilmesine neden olmuştur. Bu ise mega projelerin sahiplerinin kitlelerle "hedefler büyük, karşılıksız destekleyin, mutlu sona ulaşalım" temelli, "tek yönlü" bir ilişki kurarak, otoriterliğe kayması neticesini doğurmuştur.[..]

Aralarında nitelik ve derece farkları olmakla beraber iki yüz yıldır otoriterliğin bir türünden diğerine savrulan, onun "olağanlaştığı" bir toplumun bu sarmalı kırması için girişimlerde bulunmanın zamanı ise çoktan geçmiştir.

Matlab

Teknik üniversitelerimizde çok fazla Matlab denen bir bilgisayar dil kullanımı var; öğrencileri bu (ticari) dile yönlendirmek yerine açık y...