Pazartesi, Ocak 16, 2017

Beka

Link

Aslında bir anlamda ABD’deki Kongre konfirmasyon (onay) süreci ve Türkiye’deki başkanlık görüşmeleri, tam birbirinin zıddı olaylar. Bizde denge-denetimi olmayan bir sistem için son derece acıklı bir parlamento süreci yaşanıyor.

Sahici bir başkanlık sürecinde ve güçlü bir parlamentoyla yönetilen ABD’de ise, Başkan’ın gücü ve yetkileri, Kongre denetimine tabi. Bu yüzden Donald Trump’ın kabineye atamak istediği tüm bakanlar, Kongre’deki komitelerin önüne dizilip saatler boyu ter döküyor. Milletvekilleri parti liderlerinin lütfuyla değil delege ve seçmen sayesinde orada oldukları için, kimseye eyvallahları yok. Acımıyorlar karşılarındakine. Ciddi ve gerçekten de zor soruyorlar bakan adaylarına. Saygıda kusur yok ancak içerik açısından ciddi tartışmalar yaşanıyor. “Falanca bölgedeki insan hakları ihlallerine ne yapacaksınız?”, “Güney Çin Denizi’ndeki adalar sorununda filancanın açıklamasına ne diyorsunuz?”, “Filanca yardım programını desteklemeye devam edecek misiniz?”

ABD’de ipler, Kongre’nin elinde. Bütçeyi onlar kontrol ediyor. O yüzden bakan adayları sadece onay almak değil, görevlerinin başında oldukları sürece de düzenli olarak gidip Kongre’ye hesap vermek zorunda.

(Türkiye’de istenen sistemde ise demokratik rejimlerde olan denge-fren mekanizması ve hesap verilebilirlik yok. Seçilen, yargı ve Meclis denetimi olmadan kafasına göre yönetebilecek. Bunu grafiklerle çok net anlatan Avukat Ece Güner Toprak’ın sosyal medyadaki açıklamalarını okumanızı tavsiye ederim.)

Link

Türkiye'nin bir siyasal sistem krizi var. Terörizm sorunu var. İktisadi yavaşlama ve gerileme problemi var. Demokrasi ve insan hakları sorunu var. Kürt meselesi, Suriye krizi, radikalleşme, Alevi meselesi, iyi yönetilme, kurumsallaşamama ve benzeri sorunları var. Fakat beka sorunu yok.

Buna karşın, asıl sorun alanlarına yönelik sofistike çözüm perspektifleri ortaya konulmaktan ziyade, beka siyaseti ve söylemine son gaz yatırım yapılıyor. Bu tercih, asıl sorun alanlarını daha çetrefilli ve içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Aslında mevzubahis sorun alanlarının bir beka siyaseti ve söylemi içerisine konulup ambalajlanması siyasetsizliğin eseridir. Yani beka söylemi ve siyaseti bir siyasetsizlik itirafıdır.

Siyaset ve siyaset üretim süreçlerinde kalitenin düştüğü, siyasetsizlik halinin yaygınlaştığı dönemlerde Latin Amerika'dan Ortadoğu'ya kadar geniş bir coğrafyada farklı ülke ve iktidarların beka söylem ve siyasetine yatırım yaptıklarını biliyoruz. Aslında bunu Türkiye'de de bilfiil yaşadık. Vesayetçiler, Kemalistler ve Avrasyacılar ülkenin her meselesini, her sorununu büyük bir maharetle beka meselesi olarak paketliyorlardı. Bu kesimler, Kıbrıs meselesi, Kürt meselesi, dindarların hak talepleri, Gayr-i Müslimlerin gasp edilmiş haklarının iadesi ve daha nice meseleyi en kestirme ve kısa yoldan bir beka meselesi olarak kodlarlardı. Tanım böyle olunca da bu meseleler siyasetin alanından çıkar ve siyaset işlevsiz kalırdı.[..]

Bugün Türkiye'nin büyük sorunlarla boğuştuğundan şüphe yok. İktidar, darbe girişiminden, teröre; ekonomik durağanlıktan, Suriye krizine kadar bir çok meseleyle baş etmek zorunda. Fakat güçlü iktidarlar bu hadiseleri bir 'beka' sorununa dönüştürmezler.  [..]

Türkiye'nin bir sistem ve iyi yönetilme sorunu var. Türkiye'de iktidarın kullanımı ve denetimi alanlarında ciddi problemler var. Bu hususta AK Parti, hiçbir partiye nasip olmayan bir fırsata sahip. Ülkede daha iyi bir geleceğin inşasına kapı aralayacak şekilde sistem sorununu çözebilir veya bunu tercih edebilirdi. [..]

Fakat beka siyaseti tehlikeli bir siyasettir. Çünkü bu siyasetin kendisi beka sorununa davetiye çıkarır.

Link

Tabii ki, Atatürk de tarafsız değildi, İnönü de, onlar otoriter modernleşme projesini hayata geçirmeye çalışan Cumhuriyet Devrimi’nin kurucuları idiler. Aslında, bu açıdan şimdilerde meşruiyet arayışları çerçevesinde gündeme gelmeleri hiç şaşırtıcı değil, çünkü şimdi de gündemimizde olan “otoriter muhafazakâr/İslamcı bir toplum projesi”nin ve buna zemin teşkil edecek bir siyasal sistemin hayata geçmesi. Hiç olmazsa açık konuşun. Diyeceksiniz ki, Kemalistler de, önce “Halifeyi kurtaracağız” diye işe giriştiler, sonra toptan ilga ettiler. Çok doğru, ama şimdi de siz aynı şeyi yapıyorsunuz, önce demokrasi mücadelesi deyip, demokratların desteğini aldınız, demokratlıktan vazgeçtiniz, şimdi Cumhuriyet’in asıl sahibi biziz diyerek yol alıyorsunuz, sonuçta hedeflediğiniz, güvendiğiniz siyasi liderin tüm gücü eline alacağı sistemi inşa etmek. Birileri Atatürk’ü demokrasinin, özgürlüklerin önüne geçirip, tartışmanın konusu yapılmasına izin vermiyordu, siz de aynı şeyi yapıyorsunuz, belli ki daha da yapacaksınız.

Link

Büyüdük, ama ne ile? Veya büyüdük ama bize kim baktı?

Türkiye, 1975’den 2003 yılına kadar adeta kendi parası ile bu büyüme oranlarını yakaladı. Yurtdışından doğru dürüst bir para gelmedi. Dedim ya 28 yılda 40.179 milyon dolar cari açık verdik ama gelen para sadece 38 milyar 407 milyon dolardı. Adeta kendi kendimize bakarak büyüdük. 2003 yılına kadar bize yabancı hiç bakmadı.

Ama olay 2002’den sonra değişti. Türkiye adeta yabancıların parasına boğuldu. Her yerden dolar aktı... Sanki musluklardan bile dolar akacak gibiydi.

Kimdi bize bu kadar dolar akıtan? Bizi boğazımıza kadar dolara boğanlar kimdi? Bize bu kadar büyük kredi açanlar kimdi?

Dünkü yazımda da belirttim: 2003-2016 arasında bizim ülkemize YABANCILAR tam 557 milyar 490 milyon dolar PARA getirdi. Hatta bu yabancılardan kaynağı belirsiz şekilde de 98 milyar 146 milyon dolar daha geldi. YABANCILAR 2003-2016 arasında bizim ülkemize tam 655 milyar 636 milyon dolar PARA getirmişler.

Biz, TÜRKİYE olarak yakın tarihimizde hiçbir şekilde eşine rastlanmayacak bir yabancı para bolluğu ile sefa sürdük. Evet, evet sefa sürdük..  Çünkü gelen paranın büyük kısmı ile yedik- eğlendik; yan gelip yattık. Yabancının parasını yerken adeta üretimi de unuttuk. Üreten toplumdan, tüketen topluma geçtik. Sanayinin ekonomideki payını yüzde 20’lerden yüzde 15’lere düşürdük.

Bu dönemde yabancı bize bizden fazla güvendi. Bizim ülkemize 173 milyar 787 milyon dolarlık doğrudan yatırımda bulundular. Şirketler satın aldılar; yeni tesisler kurdular. Bize tam 299 miyar 932 milyon dolar da borç verdiler.

Biz de yüzde 266 oranında artan ekonomik büyüklüğümüz ile düşman çatlattık. Ne kadar muhteşem büyüdüğümüzde bahsettik... Örnek ülkeyiz diye dünyaya meydan okuduk. Ama kimin parası ile...

Link

Kürtler, barikat ve hendeklerin çözüm sürecinin ortadan kalkmasının bir sonucu olduğuna inanıyorlar ve çözüm sürecinin sonlandırılmasının sorumluluğunu da esasen devlete yüklüyorlardı.

Çözüm sürecini yüzde 90’lık oranlarla destekleyen ve ardından hayatları cehenneme dönen Kürtler referandumda ne yaparlar? Çözüm sürecinin sona ermesinde asıl rolü Erdoğan’ın oynadığı algısına sahip Kürtlerin referandumda ağırlıklı olarak “ihtar” yönünde oy kullanması bence şaşırtıcı olmayacaktır.

Link

Sami Selçuk saygın bir hukukçu, her devirde kriteri temel insan hakları, evrensel hukuk ve hukuki metinlerdi. Bir İslamcı da değildir. Başörtüsü yasağının en şiddetli ve bizim en umutsuz olduğumuz zamanlarda demokrat duruşuyla tüm dindarların gönlünü ferahlatmıştı. Ak Parti kapatma davasının kapatma kararı günlerinde, çoğu dindarın "Nefesimin sesi duyulmasın" dediği günlerde çıkıp net bir şekilde kararın keyfiliğini eleştirmişti. Tarafsız ve saygın bir hukukçu kimliğiyle eskiden Ak parti seçmeninin cumhurbaşkanlığına layık bulduğu adamdı, o zaman da onun kriteri hukuktu, şimdi de. Ama şimdi ‘başkanlık sistemine taraf olan bile kabul edilirse bin pişman olur` diyor.[..]

Yıllardır devletin uygulamalarını eleştirdim, Kenan Evren ve sonrası cumhurbaşkanlarını, başbakanları sivil toplumcu kimliğimle meydanlarda çok eleştirdim, yazılar yazdım. Bir keresinde başörtüsü için Adana Valisini eleştirmiştim, Vali telefon açıp 2 saat izahat verip olayı açıklamaya çalışmıştı. O zaman hiç kimse eleştirdik diye bizi işimizden etmedi, şimdi yanlış bulduğumuzu eleştirdik diye binlerce kişi gibi "terörist" damgası vurularak işimizden ihraç edildik. Dini görüntülü insafsızlık, görmezlikten gelme, sessiz kalma, tevil etme, kulakları kapama da bir başkaymış!..

Link

Gülenci darbe girişimi sonrasında ekonomik aktörler darbenin ‘yapılmasını’ değil, ‘karşılanmasını’ önemsediler. Nitekim Ekim ayı başında dolar 3 liraydı… Geçen 3,5 ay sonunda düşürme müdahaleleri ile geçen haftayı 3,73’ten kapattı. Ortada yeni bir darbe girişimi olmadığı gibi, hükümetin doğru karar vermesini engelleyecek bir ortam da yok. Gelinen noktanın bizim yanlışlarımızdan kaynaklandığını gösteren en belirgin husus ise TL’nin sadece güçlü para birimlerine değil, dünyadaki tüm paralara karşı kaybetmiş olması.

FED’in politikası aylar öncesinden belliydi. Sonrasında Trump’ın genişlemeci bir çizgi izleyeceği kanaati de bunu besledi. Yani yurt dışında bir sürpriz yoktu. Kendi cenahımızda ise tüketim bazlı büyümede tıkanma yaşanıyor, cari açık ve enflasyon artıyordu. Finansman bulmanın zorlaşacağı, fonların sistemin merkezine kayacağı herkesçe malumdu… Ekonomi yönetimi açısından akılcı olan tedbir kısa vadede dövizin yükselmesinin önlenmesi, orta vadede ise güven artırıcı yapısal reform adımlarına girişilmesiydi.

Ama tam aksi yapıldı. ‘FETÖ ile savaş’ başkalarına doğru genişletildi. Kişi ve şirket mallarına el konuldu. Batı düşmanlığı körüklenirken güven ortamı zedelendi. Gerçeklikle ilişkisi olamayan bir faiz ‘teorisi’ yüzünden Merkez Bankası paralize edildi. Bu arada yapısal reformlar ağza bile alınmadı, siyasi kutuplaşma derinleştirildi ve nihayet demokratik zaafı olan bir yönetim sistemi önerisi yapıldı…

Yurt içi veya dışı sermaye sahiplerinin bu tablo karşısında nasıl bir tutum almaları bekleniyordu?

Matlab

Teknik üniversitelerimizde çok fazla Matlab denen bir bilgisayar dil kullanımı var; öğrencileri bu (ticari) dile yönlendirmek yerine açık y...