Pazar, Aralık 25, 2016

40 Yamalı Bohçaya Astar

Link

Mevcut anayasa değişiklik paketi gücün temerküzünden başka bir şey değil. Geniş katılımlı ve çoğulculuk esasıyla toplumsal katmanlara yayılmış bir yazım komisyonuyla yapılacak yeni anayasa ihtiyacımız devam etmekte.

Alınan/verilen onca söze, taahhüde rağmen devlet-toplum-birey ilişkisini yeniden düzenlemeye bir türlü yanaşmayışları, binlerce yıllık tecrübenin özeti adeta: Gücü elinde tutan gönüllü olarak gücünü devretmez. İktidar sahiplerinin, ellerindeki gücün azalması bile değil bir parça kontrol edilebilir hale gelişini dahi istemedikleri aşikar. Yönetim organları ve devlet kurumları arasındaki ilişki ve işleyişin açıklık kazanmasını ve hesap verebilirliğin arttırılarak, keyfiliğin azaltılması yeni anayasayla mümkün olabilirdi. Olmadı. Yıllarca anayasa ile yatıp kalkan bir toplumun karşısına, onca talep ve öneri hilafına hazin bir değişiklik paketi çıka geldi. Gönüllerden geçen toplumun (etnik, dini, kültürel, felsefi aidiyetleriyle tüm kimlikler) devlet karşısında ve bireyin de hem toplum hem devlet karşısında korunaklı kılınacağı bir yönetim anlayışıydı. Teorideki hak ve özgürlükler bahsinin kağıt üzerinde kalmaktan kurtulup hayata yansıyabilmesi için yönetim organları ve devlet kurumları arasındaki işleyişi, yetki sınırlarını belirginleştirip yerele de yetki devri gerekiyordu. Ancak mevcut anayasa değişiklik paketi gücün temerküzünden başka bir şey değil. Geniş katılımlı ve çoğulculuk esasıyla toplumsal katmanlara yayılmış bir yazım komisyonuyla yapılacak yeni anayasa ihtiyacımız devam etmekte.

Mevcut anayasa değişiklik paketine ilişkin somut eleştirilere gelince ilkin torba yasa mantığıyla yazılışının mahzurları söylenmeli. Anayasa değişiklik teklifinin “falan maddenin falan bendindeki filan kelime çıkarılıp falan cümleden sonra gelecek şekilde filan kelime yazılacak” biçiminde toplum karşısına çıkması hata.

Link

Zamane firavunlarının pençesindeki Kahire, Bingazi, Trablusgarp, Tunus hepsi birden kurtarıcısını bekliyordu. Birkaç saatlik mesafedeki Şam da öyle. Kurtarıcı olarak eski efendi bütün bu memleketlerin tek yerli kuvveti olduğuna hükmedilen İhvan’a önderlik edip buralarda yüz senedir hüküm süren zillete son verecekti. Eski efendinin bugündeki mirasçısı Türkiye bölgenin yeni oyun kurucusu olacak, ABD, Rusya ille de İran, herkes bölgedeki yeni sınırlarını bilerek hareket edecekti.

Bugünden bakınca çok ironik bir tasvir gibi görünebilir ama çok değil, iki üç sene önce ortalama bir Ak Partili siyaset ya da fikir erbabı aşağı yukarı bu ruh halindeydi. 2002-2011 arasının ‘muhafazakar-demokrat’ Ak Parti’sini Ortadoğu’yu küresel kapitalizme daha organik, daha yoğun bir biçimde bağlamak için bir manivela olarak kullanmak isteyen ABD ve AB bu amaca matuf olarak bölgede Türkiye’nin önüne daha önce hiç görmediği genişlikte bir oyun alanı açınca söz konusu ruh halinin de önü açılmıştı. Batı’nın Ortadoğu’yu küresel kapitalizme daha organik olarak bağlamak niyetiyle açtığı bu oyun alanını Türkiye İhvan’a önderlik edip bölgede oyun kuruculuk etmek için kullanabileceğini sanınca, ‘Osmanlı’nın adaletini’ bölgeye Türkiye eliyle yeniden götürme hayalleri de kendiliğinden avdet etmişti. Ne ki, çok değil, bir iki sene içerisinde hem İhvan’ın bölgedeki cüssesinin biraz yanlış anlaşıldığı hem de Batı’nın, Rusya’nın ve İran’ın, ama daha hazini bölgedeki ahalinin de Türkiye’nin oyun kuruculuğuna ikna olmadığı belli oldu. Ondan sonrasının ruh hali de malum: Önce ‘onurlu yalnızlık’ ardından ‘Sevr dayatılıyor’.

 Elbette ne Osmanlı’nın yeniden döneceği vardı ne de Sevr yeniden dayatılıyor, ama manzara hakikaten feci: Mısır’da Mübarek’in yerinde Mübarek’ten beteri, Sisi var, İhvan yok ama Esad yerinde, hem de çok etnili, çok mezhepli ve seküler bir ülkenin başkanı olarak. İslam Ordusunun, Suudi Arabistan’ın, Katar’ın esamisi okunmuyor ama İran bölgenin hemen her yerinde, hem de her zamankinden daha güçlü bir biçimde. Hepsinden vahimi bölgedeki hedefini “Şam’dan Tunus’a ağabeylik etmek”ten “yeter ki, Suriye Kürtleri Kobani-Afrin arasını ele geçirmesin”e çekmiş Türkiye, bu ‘büzüşmüş’ hedefini tutturabilmek için tarihinde hiç olmadığı kadar Batı’dan uzaklaşıp İran ve Rusya’ya yaklaşmayı kabul etmiş durumda. Tam bir fiyasko yani.

Link

Televizyonlara çıkabildiğim günlerde bir program sonrasında ünlü bir gazeteci sormuştu: “Metin Bey valla ben sizi çözemedim. Siz ....cu musunuz, ......ci misiniz, yoksa .......grubundan mısınız, ya da ......... tarafından mı görevlendirildiniz?” Şaşırmıştım ben genç yaşına rağmen bir yandan memleket hayrına söz söylemek isteyen ama diğer yandan da Şu’cu veya Bu’cu olmadan, bağımsız, beynini ve vicdanını hür tutmak isteyen biri olamaz mıydım? Sanırım şimdilik bu sorunun cevabı anlamsız. Ama yine de bilin istedim.[..]

Öncelikli bir tespitim: Her gün televizyonlarda ve gazetelerde size pompalandığının aksine dünya Türkiye’nin çevresinde dönmüyor. Orta büyüklükte bir bölgesel güç olan, giderek ciddi yapısal/kurumsal sorunlarının baskısını hisseden Türkiye gemisindeki BİZLER, aslında artık ABD-Rusya stratejik ilişkisinin çevresinde dönüyoruz. Ve ne yazık ki gidişat 2017’de de çok daha yakından ve hızlı döneceğimizi gösteriyor. Şimdi soru şu: Bu dönüşün yaratacağı merkez-kaç kuvvetine ve fırtınaya devletimizin kurumları ve toplumumuz ne kadar hazır?

1) Küreselde, acaba Trump Çin’i mi yoksa aşırıcı Selefi-Cihatçı akımları (veya kendi tabiri ile ‘radikal İslam’ı) mı kendisine öncelikli küresel tehdit olarak kabul edecek? Eğer Çin’i birincil tehdit kabul ederse Rusya’yı yanına ortak mı alacak, Rusya’ya ilgisiz mi davranacak yoksa Rusya’yı Çin’e mi itecek?

2) Bölgemizde, acaba Trump önceliği Rusya’nın ekonomik ve askeri anlamda yıpratılmasına ve Putin büyüsünün bozulmasına mı verecek yoksa Putin’in peşine takılarak silahlı selefi-Cihadçı yapılarla mücadeleyi mi önceliklendirecek?

​Bu sorunun cevabı Türkiye’yi doğrudan ve iki yönden etkileyecek. İlki: Suriye’nin geleceği bu sorunun cevabında gizli. Trump şayet Selefi-Cihadçı yapılarla mücadeleyi önceliklendirirse kuvvetle muhtemel Rusya ile bölgede daha sıkı işbirliğine yönelecek (ki bence kendisi ve yakın ekibi bunu istiyor). Zaten şu an Rusya liderliğinde oluşan ve giderek kurumsallaşmakta olan diplomatik çabalar 20 Ocak sonrası yarı pişmiş halde Trump’un önüne konacak. Trump bu yarı pişmiş yol haritasını ya kabul edecek ya da reddedecek. İşte bu karara göre Suriye’deki gelişmeler ya çok hızlanacak ya da donacak. Ama çatışma daha yıllarca devam edecek. Türkiye’yi ilgilendiren diğer yön ise Suriye konusunda ABD’nin ve Rusya’nın Türkiye’ye biçecekleri rol. Eğer bu iki rol çok farklı olursa Türkiye’nin  üzerinde hissedeceği baskı çok artacak.

3) Ben ABD güvenlik bürokrasisinin günün sonunda aynen Afganistan’da Sovyetlere yaptığı gibi ‘Cihadçı Selefi’ yapıları Rusya’yı ekonomik ve askeri yıpratmak için birer araç olarak kullanmayı amaçladığını düşünenlerdenim. Bunun için de Suriye’yi yeni Afganistan yapmak, çatışmayı arttırarak Rusları Afganistan’da değil ama bu sefer Ortadoğu’da sahada ateşin içine doğru daha çok itmek işlerine gelir. Zaten ABD’li müesses nizamın temsilcisi görevdeki/emekli bir kısım generalleri/bürokratların “Ortadoğu’yu Ruslara kaptırdık. Bu kabul edilemez” şeklindeki homurdanmalar artışta. Ama acaba günün sonunda ABD ‘müesses nizamı’ mı Trump’laşacak yoksa Trump mı kurumsallaşacak? Benim gibi meselelere kurumsallaşma üzerinden bakanlar için ilginç bir test olacak. Ama her iki seçenek de Türkiye için yönetmesi gereken dış politika sorunlarında daha çok basınç, belirsizlik ve kestirilemezlik demek. Şimdi Türkiye’nin taşıyacağı yüke bu ağırlığı da koyun.

4) Acaba Trump’ın genelde bölgesel Kürt politikası özelde PKK ile olan ilişkisi nasıl olacak?

Çok kritik bir soru. Ama cevabını ilginçtir ne Ankara ne Kandil, ne Türkler ne de Kürtler tam olarak bilmiyor. Tam da bu belirsizlik ve kestirilemezlik can sıkıcı değil mi zaten. Çünkü taraflar pozisyon alamıyor.

5) Acaba Trump Obama’nın İran’la başlattığı ‘normalleşme ve İran’ı sisteme entegre etme’ çabalarını devam mı edecek yoksa Trump Amerikası birden İran’dan buz gibi soğuyacak mı?

Gene cevabı Türkiye’yi doğrudan etkileyecek bir soru. Cevabı ne olursa olsun bu da Türkiye için baskı demek.

6) Acaba Trump NATO hakkındaki söylediklerini iş başa gelince yutacak mı yoksa tam tersine NATO içinde kurumsal ve derin bir krize mi neden olacak? Trump döneminde NATO varoluşsal bir meşruiyet krizine girebilir mi? Burada gene Trump ile ABD müesses nizamının tokuşmasını izleyeceğiz.

Şayet Trump Avrupa ve NATO ile bir kriz dizayn etmek isterse elindeki koz Türkiye olur. Türkiye üzerinden Avrupa ve AB içinde ve NATO içinde kusursuz bir kurumsal fırtına tasarlayabilir ve Türkiye kozu ile onlara ayar verebilir.

Size Avrupa-NATO konusunda ilginç bir tespit: Aslında bakın ABD ile Rusya arasındaki küresel kapışmanın silahlı bir çatışmaya dönüşeceği bekleniyordu. Bakın Avrupa ve NATO çok ustaca bu silahlı çatışmanın Arktik kuzeyde, kuzey Avrupa’da (İsveç-Finlandiya-Norveç), Doğu Avrupa’da (Polonya-Romanya) olmaması için elinden geleni yaptı ve ABD-Rusya silahlı kapışmasını büyük bir başarı ile Suriye’ye doğru itti. “Zaten Suriye’de hazır ring var. Gidin orada kapışın. Hem yerel taşeronlar da var. Oralarda serbestçe kırın dökün. Avrupa’ya bulaşmayın” dediler. Şimdi Trump aslından Obama’dan adı tam konmamış ve parametreleri belirlenmemiş bir bebek devralıyor. Genelde ABD CENTCOM’un sorumluluk alanında özelde Suriye’de ABD-Rusya rekabeti. Soru belli acaba Trump bu bebeği büyütür mü yoksa öldürür mü? Cevap: Henüz belli değil. İşte bu da Türkiye üzerinde baskı demek.[..]

Rusya ABD’nin karar alma mekanizmalarının 20 Ocak’a kadar felçli olduğu şu geçiş döneminde büyük inisiyatif kapmış durumda. Daha da önemlisi bu diplomatik atağını giderek kurumsallaştırıyor. Rusya’nın bölgesel ilk sorunu Türkiye ile İran arasında güç dengelemesi yapmak, her ikisini de kendi ‘abiliği’ çatısı altında buluşturmak, sonra da IŞID sonrası Suriye’yi bir an önce dizayn etme derdinde ve diplomatik alanda epeyce başarılı. 19 Aralık’taki Büyükelçi Karlov suikastı sonrası Rusya’nın bölgesel eli çok güçlenecek ve hiç bir meselede de Ankara’yı ikna sorunu yaşamayacağı ortada.

Bence Türkiye-Rusya arasındaki ilişkiye Rusya ‘araçsal’ bir rol biçiyor. Altını çiziyorum: ARAÇSAL. Rusya Türkiye’ye akıl ve rasyonalite ile bakıyor, bizse ona duygusal. Geçen yıl bu zamanlar Rusya’dan ‘nefret ediyorduk’ şimdi ise Rusya’yı ‘ölümüne seviyoruz.’ Rusya, Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı geniş Ortadoğu’da devlet yapılarının ve devletlerin sınırlarının da değişeceği, devlet-dışı aktörlerin şimdikinden daha etkin rol oynayacağı ve dolayısıyla başta güvenlik alanındaki ittifakların yeniden tanzim edileceği uzun süreli çalkantılı bir döneme girildiği kanaatinde. Ve rasyonel bir analizle de bakınca, bu yeni ittifaklarda Rusya’nın kendisine alan açmaya çalışması ve bölgesel nüfuzunu arttırmaya çalıştığı görülüyor. Moskova, bu anlamda AB’nin Brexit’le içerisine girdiği değişim sürecinin (Rusya’ya göre yıkılma) Trump ABD’siyle NATO’da da yaşanacağı umudu ve beklentisi içinde. Bu beklentinin ne oranda gerçekleşeceği bilinmez ama hem AB’nin hem de NATO’nun sonu belirsiz bir kriz sürecine girmesi Rusya’yı çok memnun edecek gelişmedir. Aslında Rusya’nın nihai amacı da bu yani AB ve NATO’yu tarihin çöplüğüne gömmek. İşte hem ekonomik hem de güvenlik alanında uzun süredir Batı kampında yer alan bir bölgesel aktör olarak Türkiye’nin bu jeopolitik (NATO) ve jeoekonomik (AB) yönelimini değiştirmesi bölgede Rusya’nın öngördüğü tektonik değişimleri daha da hızlandıracak. Kısaca, Rusya’nın Türkiye’ye tam da AB ve NATO’yu sonucu belirsiz bir krize sokmak için  ihtiyacı var. Uzun vadede ise Moskova’nın Ankara’yla askeri-güvenlik alanındaki ilişkilerine stratejik bir anlam atfetmesi ancak Türkiye’nin NATO’dan çıkış sürecini başlatmasıyla mümkün. Lütfen dikkat edin: Rusya halihazırda ne post-Sovyet coğrafyada ne de geniş Avrasya’da NATO’nun 5. Maddesinin öngördüğüne benzer şekilde herhangi bir stratejik askeri müttefike sahip değil. Belarus, Kazakistan, Ermenistan gibi ülkeler Rusya’yı gerektiğinde savunma değil, Rusya tarafından korunma güdüsü içinde. Öte yandan, ne Çin ne de Rusya askeri ittifak oluşturmak için egemenlik paylaşımına hazır oldukları gibi böyle bir oluşum için Batı’yla ilişkilerini riske atma taraftarı. Ama Rusya’yı Türkiye ile yaşadığı balayından ziyade bu balayının Batı güvenlik sisteminde yarattığı krizin memnun ettiğini lütfen unutmayalım.

Sonuç olarak “Acaba Türkiye Batı’dan kopuyor mu?” sorusuna “Savunma-güvenlik alanındaki mevcut göstergelerle cevap şimdilik hayır” cevabını vermek mümkün. Rusya tarafından Türkiye’ye NATO’nun sağladığı egemenlik paylaşımını esas alan, 5’nci maddesindeki gibi ‘kollektif güvenlik’  sağlayan  kurumsal ve sürdürülebilir bir ittifak alternatifi yaratmadıktan sonra Rusya-Türkiye balayının zamanla müttefiklik ilişkisine dönüşebileceğini söylemek güç. Ama bu rasyonel tespit şu sıralar duyguların ve coşkuların hakim olduğu ve her şeyin iç siyaset değirmeninde öğütüldüğü Ankara’da ne kadar dikkate alınır? Belki de asıl sorulması gereken soru bu.

Kısaca bu bölümdeki özetim şu: 2017’de Türkiye’nin hepsi silahlı, küresel ağlara sahip ve sınır aşan devlet dışı aktörler olan IŞID, PKK ve FETÖ ile mücadelesi giderek ‘milli’ alandan taşarak küreselleşiyor, daha da önemlisi ABD-Rusya stratejik ilişkilerinin önemli parametreleri haline geliyor. Sorum basit: Biz acaba bunu ne kadar istiyoruz ve bu süreç ne kadar faydamıza? Yani Örneğin ‘resmi söylemimizin’ savunduğu gibi Karlov suikastının altından FETÖ çıktığını Rusya resmen açıklarsa ve FETÖ artık ABD-Rusya güç mücadelesinin önemli bir parametresi haline gelirse bu konuda artık ne kadar inisiyatif sahibi olabiliriz?

Tespitim net: Türkiye 2017’de ABD-Rusya stratejik ilişkilerinde her iki tarafın da ‘araçsal’ rol biçtiği bir kaotik fırtınaya giriyor. Daha basit anlatımla genelde Ortadoğu’da özelde ise Suriye’de ABD ile Rusya arasında ciddi bir masa tenisi oynanacak ve o maçta bize biçtikleri rol tenis topu rolü. Unutmayın: bir yandan top olmadan masa tenisi maçı olmaz ama ABD ve Rusya iki kişilik oynayacağı bu oyunda sayı almadan zevkine oynuyorsa ne ala. O zaman top değerli. Ancak ABD ve Rusya karşı taraftan sayı almayı düşünürse  ve zevkine oynanan oyun ciddi bir maça dönüşürse taraflar topa (yani bize) hızlı çakacak demektir. [..]

15 Temmuz gecesi yaşananları Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki diğer darbelerden farklı olarak yalnızca parlamentoya ve seçilmiş hükümete bir darbe girişimi olarak değil, aynı zamanda ‘devlete el koyma girişimi’ olarak yorumlamak da mümkün. Yönetim/organizasyon temelinde Türkiye’de ‘devlet retoriği (söylemi)’ ile ‘devletin gerçekliği’ birbirinden farklı. Türkiye’de tarihsel altyapısına güvenerek geliştirilen “güçlü devlet geleneğinin”[i],  aslında söylemde güçlü, varoluşsal (veya beka ile ilgili) meydan okumalara yanıt vermede ise zayıf olabileceği o gece en acı şekilde ortaya çıktı ne yazık ki. Devletin gerçekliği (içine sızılabilecek kadar zayıf devlet) ile retoriğinin (güçlü devlet algısı) arasındaki farkın bu denli büyük olması ise kamuoyunda büyük bir kaygı ile karşılanmıştır. 15 Temmuz darbe girişimi, zaman içerisinde ordu, polis teşkilatı ve yargı başta olmak üzere topyekûn devlet bürokrasisine el koymayı amaç edinen bir yapılanmaya karşı devletin paralize olduğu gerçeği de ortaya çıkmakta.

Öncelikle 2005’de Afganistan’da, 2003’deki kaotik işgal sürecinde buralarda bulunduğum için yakından şahit oldum. Bu fırtınada ilk tahkim etmemiz gerekenler devletimizin kurumları ki çatıları uçmasın. Afganistan’da ve Irak’ta kurumsuzluğun ne demek olduğunu yerinde görmüş biri olarak söylemem gereken şey 2017’de devlet kurumlarını tahkim, PASİF LAİKLİĞİN kurumlar için temel taşıyıcı kolon haline gelmesi, kurumsal dönüşüm, kurumları profesyonel ve etik normlarla sarıp sarmalama,  kurumlarda ‘siyasi olanı’ ‘bürokratik olandan’ iyi ayırma, liyakat, kapsayıcılık (her kesimin/görüşün devlette temsil edilmesi) gibi acil tedbirlerle devletin kurumlarını zemine iyice sabitleyelim.

Şu an Ankara’da büyük bir kurumsal yıkım, hafriyat ve yeniden inşa süreci var. 15 Temmuz sonrası aslında ‘devleti ortak akılla ve ortak rıza ile yeniden yapılandırmak’ için büyük fırsatlar sunuyor. Umarım bu fırsatı kaçırmayız ve yaklaşan kaotik fırtınaya devletin kurumlarını zemine iyi sabitlemiş gireriz ki ABD-Rusya ilişkilerinden kaynaklanacak kaotik fırtınada uçup gitmezler. [...]

Biz sorunlarımızı kendimiz ve içeride çözemedikçe, sorunlarımız dışarıya taşıyor ve ülke içinde kurmayı bir türlü başaramadığımız denetleme/dengeleme sistemi artık uluslararası ortamda kuruluyor. Örneğin IŞID, PKK ve FETÖ gibi üç önemli tehdit, Suriye hassasiyetimiz ve dış politika zafiyetlerimiz üzerinden Rusya ve ABD’nin kurmaya çalıştığı bir denetleme/dengeleme çağına bir giriş bu. Aslında Türkiye iç siyaseti tam da şu anda ABD ve Rusya’nın bölgesel kapışmasına yapıştı ve ilginç durum önceden yürüttüğümüz ‘iç siyasi tüketim için dış politika’ yaklaşımının ötesinde artık 2017’de iç siyasetimizin bile özellikle ABD-Rusya stratejik ilişkilerine yapıştığı bir döneme işaret ediyor. [..]

Türk’le Kürdün bölgesel rekabeti mi yoksa işbirliği mi? PKK’yı tüm bileşenleri ile tasfiyeye yöneldiği görülen Ankara’nın örneğin PKK sonrası için Kürt coğrafyasına anlatacağı bir hikayesi var mı? 2017’de bu soruların cevaplarını duymak için iç siyasetimiz dayatamasa bile ABD’li ve Rus muhataplar bu soruların cevapları için Ankara’yı sıkıştıracaklar. Ama bence asıl hayati soru şu: Acaba Türkiye Kürt sorununu veya son dönemdeki moda tanımla ‘Kürtlerin PKK sorununu’ Putin ile Trump gibi iki kestirilemez aktörün insafına bırakarak kendi öz iradesiyle halledebilir mi?Halletmekten kastım: yok edebilir mi veya dönüştürerek aşabilir mi?

 Sonuç olarak bu yazıdaki temel tezim artık Türkiye iç siyasetinin 2017’de dış politikaya yapışacağı bir döneme girdiği. Yazımda vurgulamaya çalıştığım gibi 2017’de bölgemizde kestirilemezlik, belirsizlik ve çatışma hakim olacak ve bölgesel gelişmeleri belirleyici temel faktör ABD-Rusya arasındaki stratejik ilişki olacak: Acaba bu ilişki bir çatışma mı yoksa bir uzlaşma/işbirliği ilişkisi mi olacak? Her iki durumda da 2017’de devletimizin kurumları bu kaotik fırtınadan kurumsal anlamda, biz de toplumsal anlamda etkileniyor olacağız. Şimdi sorum şu: Bu fırtınadan korunmak için 78 milyonun hep beraber TUTUNACAĞI aklınıza geliveren ilk sabiti söyleyin bana? Ne kadar çok farklı cevap var değil mi? Ben size kendi sabitimi söyleyeyim: ‘Topluma pasif ama kendi içine aktif Laik devlet, mümkünatları arttırıcı çoğulcu siyaset ve herkesi kuşatıcı yurttaşlık.’ Kısaca ‘laik devlet, çoğulcu siyaset ve eşit yurttaş’ benim tutunacağım sabitim olacak.

Matlab

Teknik üniversitelerimizde çok fazla Matlab denen bir bilgisayar dil kullanımı var; öğrencileri bu (ticari) dile yönlendirmek yerine açık y...