YDB - 23/11
Etyen Mahcupyan
Ne var ki AKP’nin yaklaşan seçimler arifesinde taktiksel bir esneklik uğruna siyaseten pasifize olmayı kabullendiğine ve devlete yaklaşarak muhalefeti söylemsiz bırakmaya çalıştığına tanık oluyoruz. [..] Bugün AB reformları durmuşsa, bunun nedeni AKP’nin kendini güçlü hissederek ‘aslına’ dönmesi değil... Tam aksine kendini güçsüz hissettiği ölçüde AKP’nin ancak devlete yaslanarak seçim virajını alabileceği değerlendirmesini yapması. Kısacası hükümet beceremeyeceği girişimlere başlamaktan çekiniyor, başarısız olmaktan korkuyor ve bunları seçim sonrasına erteliyor. Öte yandan devletçi söylem üzerinden muhalefeti sıkıştırmanın akabinde, hükümetin Kürt ve Alevi taleplerine ilişkin olarak çok daha yumuşak bir tavır göstermesi kimseyi şaşırtmamalı. Böyle bir açılımın inandırıcılığı çok fazla olmamakla birlikte, unutmamak gerek ki diğer partilerin neredeyse faşizan ideolojileri yanında AKP’nin fazlasıyla pragmatist tavrının yine de seçmen nezdinde çekiciliği olacaktır.
İkinci AKP döneminin siyasi analizi, bu partinin kendini ve misyonunu algılama biçimine ‘içerden’ bakmayı şart kılıyor. Çünkü karşımızda sıradan bir ‘sağ’ iktidar yok... AKP’nin temel hedefi Türkiye siyasetinde başat konumunu muhafaza etmek ve ayakta kalabilmek. Yapılması gerekenler ikincil... Diğer bir deyişle bu parti belirli reformlar uğruna kendi bekasını riske atacak hiçbir adımı atma niyetinde olmadığı gibi, bu durum kendi seçmeni tarafından da dikkate alınıyor. [..]
Bu nedenle Erdoğan seçmenine şimdilik ‘sabır’ öneriyor. İlk hedef kazasız belasız seçimleri geçmek ve Türkiye’nin meselelerine çözüm getirebilecek tek partinin AKP olduğunu kesin bir biçimde kanıtlamak. Ancak bu gücü bulduktan sonra reformlara yeniden dönülecek ama o sürecin de partiyi riske atan bir sürate sahip olmayacağı açık...
AKP’yi eleştirmek kolay... Eleştirenler haksız da değil... Ama itiraf etmek gerek ki, alternatif bir siyasi hareket üretmeyen bir toplumun ve özellikle laik kesimin AKP eleştirisi epeyce naif kaçıyor. Çünkü hükümetin psikolojisini anlamadan siyasetini anlamak pek mümkün değil.
Dogru
Burada "sol mayali" "cilgin demokratlarin" iki problemi var. Birincisi, bir adim geri atarak genel resmi degil, cok sık frekansta aldiklari bilgilere gore anlik tepkiler vermeleri, ve analizleri bu sebeple sacmaliyor. Sanildiginin aksine, bir konuda daha fazla veri her zaman daha saglikli kararlara yok acmiyor.
Bununla ilgili bir deney bile yapildi. Deneyde iki denek grubu var. Her iki gruba goruntusu bulandirilmis bir musluk resmi gosteriliyor. Sonra, resimler yavas yavas duzeltilerek gosterilmeye baslaniyor, fakat, bir gruba daha sık araliklarla ve daha fazla resim gosteriliyor, diger grup daha genis aralikli daha az resim goruyor. Sonucta iki grup ayni derece (artik daha az) bulanik musluk resmine ulasiyorlar ve bu noktada deneklere resimdeki goruntunun ne oldugu soruluyor.
Sonuc: Daha az sıklikta resim goren grubun tahminleri daha basarili cikiyor [2]. Yani cok fazla veri/bilgi, her zaman daha basarili karar anlamina gelmiyor.
AKP hakkinda toplanan verilerin sıklıgı, bence, yerel secimler bitene kadar azaltilmalidir.
Iki: Sol mayali cilginlarin diger problemi, taktik ve strateji mefrumundan bihaber olmalaridir... Burada yine Marksist gecmis devreye giriyor; O zaman ortada "aklen" mumkun olmayan bir hedef vardi, ve mecburen reel durum ile utopya arasindaki bosluk "taskinlik" ve "heyecan" ile dolduruluyordu. Bugunku nihai hedef (demokrasi) bir utopya degil, fakat isler kizisinca zaten analiz kitligindan mustarip bu vatandaslar eski aliskanliklarina donup yine "taskinlik" yapmaya basliyorlar. Akil enerjisi yerine duygusal heyecanlarini yakit olarak kullaniyorlar.
Osman Nuri Bedir
Gusül abdestsiz Baykal’ın adını anmayın
Yanlis
"Abdestinizi bozmamak icin Baykal'in adini anmayin" demek daha dogru olurdu.
Emre Akoz
Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül, CERN deneyini coşkuyla, heyecanla karşıladığı dünkü yazısında konuyu Kuran'a getirerek söyle diyordu: "Evrenin genişlemesiyle ilgili olarak da Kuran'da şu ifade geçer: 'Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu) genişleticiyiz.' (Zariyat, 47)" Buradaki temel mesele şurada: Müslümanlar hemen her türlü önemli bilimsel gelişmeyi (daha sonra: yani iş işten geçtikten sonra) Kuran'da buluyor ve bundan memnun oluyorlar. Bir de olaya öteki açıdan bakalım: Niye Müslüman bilimciler Kuran'dan hareketle yeni kuramlara, yeni buluşlara imza atmıyor? Mesela niye evrenin sürekli genişlediği (ki artık bir kuram değil, veri sayılır) fikrini Kuran'ı temel alan bir Müslüman bilimci geliştirmedi?
Dogru
Belki de muslumanlara gore, bu dogrularin varligi yeterli oluyor, bu sebeple daha fazla arastirmaya gerek kalmiyor.
Halbuki burada yine "surec vs. sonuc" ayriligina geliyoruz. Arastirirken bilim adaminin gectigi surec cok onemli. Bu surec, daha fazla rasyonellik, yaraticinin eserine daha fazla hayran olmak (Einstein'in bu konuda bir cok sozu vardir), ve bu arastirmalardan "yan urun" olarak cikan "uygulamalar" yani "urunlerin" olmasi. Bu uygulamalarin birakin ticari tarafini, saglik, askeri gibi insanligin ve o ulkenin gelecegini yakindan ilgilendiren pek cok yan etkisi var! Dusunen insanlarin fazlalagindan ortaya cikan bir demokrasi kulturu, munazara, tartisabilme, anlasabilme ortamindan bahsetmeye bile gerek yok.
Aslinda bir musluman arastirmaci, diger kulturlerden gelen bilimcilere gore cok daha avantajli olabilir. Bir kere hayal edebilecegi cozum alani daha genis olacaktir. Akoz'un bahsettigi gibi, Kuran'da evrenin genislemesinden tutun, zamanin izafiligine kadar pek cok konu islenmistir. Tabii, anlatimin nerede allegorik nerede kelimesi kelimesine alinmasi gerektiginin ayirtedilmesi gerekir, ama zaten isin bilimsel tarafi devreye orada girer. Bence Kuran illa bir "baslangic" olarak alinmasa da, bilimcinin "hayal gucunu genisletici" bir kavram olarak son derece faydali olacaktir.
Ali Bulac
[..] Tasarımcı teori"nin [Akilli Tasarim demek istiyor] çok iyi bir şey olduğu anlamına gelmiyor. Allah, zeka sahibi insan gibi tasarlamaz; ilmi, iradesi ve kudretiyle halkeder ve bu yaratma "Kün" emriyle vuku bulup devam eder. İnsana ait bir sıfatla Allah nitelendirilemez; Allah, tasarımcıların nitelendirmelerinden yüce ve münezzehtir.
Fena degil, ama ekleyelim...
Once Akilli Tasarimin (AT) ne oldugunu ortaya koyarak ise baslayalim: AT, Amerikali "kırsal" Hristiyanlarin, yani köylü yobaz kesimin gayet sig bir yaratilis temasini "bilim" kisvesi altinda gizleyerek ogretim mufredatina sokusturma cabalarindan ortaya cikmis bir "teoridir".
Allah'in yaratma isine hangi noktadan basladigini "dogrulamadan" "tahmin" etmeye ugrasmak, ve bu cabalara bir isim koyarak yuceltmeye calismak beyhude ve yanlis bir cabadir, AT kisaca bunu yapmaya ugrasir... Ismi bile problemlidir; Insana referansla tasarimin akilli oldugu soyleniyor fakat bu tasarimin pek te oyle olmadigina dair bir dolu kanit mevcuttur. Bu, son urunun (yani canlilarin) bu haliyle daha yuksekteki bir zeka tarafindan tasarlanmadiginin, baska dinamiklere (evrim) birakildiginin ispati aslinda.
Ornek mi lazim? Su vucudumuzun haline bakin: Ayni delikten nefes alip, icip, yemek yiyoruz, ve Heimlich'in unlu "manevrasina" ragmen solunum yoluna bir sey tikanmasi tum diger olum sebeplerinin arasinda dorduncu sirada geliyor. Peki ya suda bogulmak (bu besinci sirada). Dortte ucu su ile kapli bir gezegende yasayan insanlarin suda nefes alabilmesi iyi bir ozellik olmaz miydi? Ya da şu ise yaramayan vucut parcalarimizi ele alalim; Ayak serce parmak tirnaginiz ne ise yariyor? Ya da apendesit? Cocuklugunuz bittikten sonra islemeyi birakiyor ondan sonra patlama tehlikesi haricinde baska bir halta yaramiyor. Ise yarayan parcalar bile bazen problem cikartabiliyor. Dizlerimiz isimizi goruyor, dogru, fakat carpmaya karsi iyi korunmus olduklarini kimse iddia edemez.
Vucudumuzdaki sessiz katillere ne demeli? Yuksek tansiyon, kanser, diyabet ABD'de her yil onbinlerce kisi olduruyor, vucudumuzda bu tehlikelere karsi bizi uyaran mikroorganizmalar olsaydi fena olmaz miydi? En ucuz, dandik arabada bile gostergeler olur. Bizde niye yok?
Ha bir de: Hangi DAHİ acaba "diskilama" ve "eglence" merkezini ayni yere koymayi akil etti?
Butun bunlara bakinca, bu tasarimin akilli degil, aslinda son derece SALAK oldugunu gormus oluyoruz.
Bizce bu teoriye SALAK TASARIM demek daha uygun olurdu.
Hatta soyle bir logo dusunulebilirdi.
Gayet olasi bir diger aciklama, bir yaraticinin cok baz bir sistemi tetikleyip, gelisimi evrime birakarak "cok acil durumlar haricinde" hicbir seye karismadan durumu seyrettigi de olabilir. O bazin nerede olacaginin tam olarak bulunmasi bilimin isidir.---
[1] Neil de Grasse Tyson, The Perimeter of Ignorance, 2005
[2] Nassim Nicholas Taleb, The Black Swan, sf. 144, 2007
<< Ana Sayfa