Pazar, Mart 26, 2017

#fatura

Perşembe, Mart 23, 2017

#saha


#turizm

Çarşamba, Mart 22, 2017

#rusya

Pazartesi, Mart 20, 2017

#garalama #gampanyası

Panik

Link

24 Kasım 2015’de Rus uçağını düşürdüğümüzde ortalık “bir Rus uçağı daha olsa da düşürsek” söyleminden geçilmiyordu. O tarihlerde Rusya bizim en büyük düşmanımızdı. Bir çok gazetenin manşeti ‘hain Rus’ haberlerinden geçilmiyordu. Tarihi Rus ihanetleri hatırlanıyor, tarihi düşmanlık manşetlere taşınıyordu.

[Yapılan yanlışı sonra a]nladık ama bu sefer de ipin ucunu diğer taraftan kaçırdı.

‘Moskoftan dost olmaz’ tezinin yerine ‘Moskoftan başka dost olmaz’ tezi geldi.[..]

Ama dün Ekonomi Bakanı Sayın Nihat Zeybekçi’nin dediği gibi meyve-sebzede hala yarıdan fazla yasakla karşı karşıyayız. Yasaklı ürünlerin başında ise domates ve hıyar gibi çok ürettiğimiz ürünler geliyor.

Link

Siyasi kültürümüz her şeyi sulandırma ve sığlaştırma konusunda yüzyıllara dayanan bir geleneğe sahip. Son dönemde ‘yerlilik’ kavramı da bu türden bir fırsatçı suikaste kurban gitti. Bu önemli kavram, gelenekçi muhafazakarlığı ima eden ‘yerelliğin’ aksine, toplumun karmaşık ve çoğulcu sentezine gönderme yapıyor. Kişiyi kendisini aşan bu çoğulculuk adına düşünme ve hissetmeye davet ediyor. Yerliliği temel alan bir millilik anlayışının ille de dışlayıcı ve içe kapanmacı olmayacağını, toplumun çıkarlarını zihinsel anlamda ucu açık, özgüvenli ve paylaşımcı bir bakış içerisinde hayata geçirmeyi hedefleyebileceğini tasavvur edebiliriz. Ancak şu an Türkiye’de tersi yaşanıyor… Eski ve kaba millilik anlayışı yerliliği boğup kendisine malzeme yapıyor. Dolayısıyla yerliliğin içi boşalmış, vasat milliyetçi militanlığa kurban verilmiş durumda.[..]

[İ]deolojik kimlik etrafında oluşan cemaatleşmelerde, yüksek değerlere sahip olanlara büyük sorumluluk düşer. O değerlere sahip çıkmaları ve kendi içlerindeki düşük manevi vasıf ya da yetenek sahibi kişilerin ‘doğru’ davranmasını sağlamaları gerekir. Misal olarak yerli/milli klişesi etrafında oluşan siyasi cemaatin içinde birçok akılsız/ahlaksız kişi de olabilir. Nitekim bu durum bütün ideolojik cemaatler için aynen geçerli. Bu durumda yerli/milli cenahta yer alan akıllı/ahlaklıların bir şeyler yapması, içe dönük bir düzeltme ve ayıklama çabası göstermeleri gerekmez mi?

Link

Zorbalığın utanması yok. Olmaz da. Sermayesidir arsızlık. Geçmişi yüzlerce yıla dayanan dostane ilişkilerin üzerine kezzap suyu döktükten sonra hasılata bakıyor. [..] Bu iktidarın Türk siyasal literatürüne bıraktığı miras katıksız istismardır.[..]

AKP’lilere “Bizi tutuklayacak halleri yok, burası Türkiye mi” dedirtecek kadar güven içinde yaşadıkları Avrupa’da, bundan sonra karşılaşacakları sıkıntılar da hasılatın gurbetçiye düşen tarafını oluşturuyor.

Rotterdam’ın Müslüman belediye başkanı nasıl oyuna getirildiklerini günlerdir anlatıyor. Yalan, dalavere ve şantajla dış politikanın bedeli ağır olur. Kendileri de tehditlerin arkasını getiremeyeceklerinin farkındalar. ‘Güçlü Türkiye’nin yaptırım tehdidi diplomatik ilişkileri kesmekle sınırlı kaldı. Bu yüzden de Rutte dalgasını geçti: “Yeni yaptırımlar çok da kötü değil! Bizim orada çok büyük yatırım pozisyonumuz var. Ya bir numarayız ya da iki. Bir şey yapmamalarını anlıyorum.”

Ekonomi alarm vermeye başlamışken Hollandalı şirketlere kapıyı gösterecek değiller ya! Ya da Başbakan Binali Yıldırım’ın gemiciklerini Hollanda sahillerinden çekecek halleri yok ya! [..]

Milliyetçi-muhafazakâr çevreler portakal hançerleyerek Avrupa’ya haddini bildirmenin gururunu yaşayabilirler. Fakat bu sarhoşluk, Türkiye’nin artık bir ‘sorun’ olarak görüldüğü gerçeğini değiştirmez. Sadece Avrupa’daki aktörler değil ABD de 16 Nisan referandumunu etkilememek için sözlerini ertesi güne saklıyor.

Link

Erdoğan’ın iddiasının aksine, Türkiye Musul operasyonunda olamadı. O dönem arasının limonu olduğu Rusya da, Irak yönetimi de, Washington da buna izin vermedi. Erdoğan bu iddialı lafları ettiğiyle kaldı.

Daha geçtiğimiz hafta El-Bab harekatının gittiğini, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Minbiç’e ilerlediğini iddia etmişti Erdoğan, El-Cezire televizyonuna yaptığı açıklamada. Amerika’nın ardından Rus güçleri de bölgede bayrak gösterince durumun böyle olmadığı bütün çıplaklığıyla anlaşıldı.

Murat Yetkin’in dün Hürriyet’te yazdığına göre, Suriye ile ilgili iddialı sözlerinin boşa düşmesi bununla da sınırlı değil. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Antalya’da düzenlediği üçlü zirvede Rus Genelkurmay Başkanı, Akar’a resmen “Artık Suriye’den çıkma zamanınız geldi” demiş. Yani, El-Bab’ta bile kalmanız tartışmalı.

Rusya’ya yazılan özür mektubu, sürekli gündemde tutulan S-400 füzeleri alımı bile Putin’in Suriye politikasını milim etkilemedi. Rus lider, Erdoğan’ın Moskova’da ısrarla gündeme getirdiği PYD’nin Moskova Bürosu’nun kapatılması çağrısını duymazdan geldi. Erdoğan’ın bütün bağırıp çağırmasına rağmen, ne Amerika ne de Rusya, PYD’yi terörist ilan etmeye yanaşmadı.

Bir ülkeyi en üst düzeyde temsil eden bir şahsiyetin, böyle iddialı laflar edip sonra arkasında duramaması o kişinin de, ülkenin de itibar ve inandırıcılığını doğrudan etkiler. Bölge güçleri ve Batılılar için Türkiye şu anda sürekli esip gürleyen ama bir eylem yapamayan ülke görünümündedir.

Hollanda’da yaşanan krizde tanıklık ettiğimiz diplomasi sefaletinden sonra ciddiye alınma ihtimali de kalmamıştır zaten.

Batılılar için Türkiye, katlanılması gereken belalı bir ülke durumuna düşürülmüştür. Dış politikanın iç siyasete alet edildiği, referandum sonrası herkesin her şeyi bir anda unutacağını düşünen bir zihniyetle tehlikeli bir biçimde yönetiliyor Türkiye.

Bir Bakanı’nın Hollanda tarafından ‘İstenilmeyen Kişi’ ilan edilmesi nedeniyle 10 yıl boyunca Schengen ülkelerine giremeyeceği gerçeğinin farkındaymış gibi davranıyor. Hollanda’nın bu kararlı tutumuna karşı verdikleri tek tepki, tatildeki büyükelçinin geri gelmesine izin vermemek. İlişkilerin düzeyini düşürmeye bile cesaret edemiyorlar. Çünkü bölgede de, Avrupa’da da, Birleşmiş Milletler’de de yapayalnız olduklarını biliyorlar.

Radikal İslamcı söyleme yaklaşan açıklamaları, önüne geleni Nazi ve faşist ilan etmeleri, bunu yaparken Birleşmiş Milletler’in Kürt coğrafyasında vahim insan hakları ihlalleri yaşandığına ilişkin bir rapor yayınladığını görmezden gelmeleri itibar çizgilerini daha da aşağı çekiyor.

Daha 1915’le yüzleşmemiş, ısrarla inkarcı bir politika sürdürmüş Türkiye’nin Nazizm’e ağır bedeller ödemiş ülkelere insanlık ve tarih dersi vermeye kalkması bile başka vahim bir nokta elbette.

Ekonomiden, diplomasiye, hukuktan insan haklarına kadar her alanda tarihin en büyük çöküşünü yaşıyor Türkiye. Bedeli elbette ağır ödenecek ülke tarafından.

Link

Anayasa değişikliği konusunda MHP seçmenlerinin büyük bir kısmının, AKP seçmenleri arasında dikkat çekici bir azınlığın kararsız kaldığını, sandığa gitmeme veya hayır oyu vermeye yatkın olduklarını birçok araştırma gösteriyor. İktidarın “hayır” oyu verme çağrısında bulunanlara karşı ağır hakaret niteliği taşıyan suçlamalarında dozu giderek arttırmasının nedeni bu. Hayır oyu verecek olanları terörizmle ilişkilendirebilmek için, kaybetme korkusunun aklı ve dili bütünüyle hâkimiyeti altına almış olması ya da propaganda sanatının en karanlık ustalarından Gobbels’in şeytani zekâsına ve hiçbir sınır tanımayan cüretine sahip olmak lazım.

Bu kaybetme korkusunun yarattığı panik hali, uluslararası ilişkilerde, telafisi orta vadede son derece zor bir tahribatı göze alarak kullanılan sıfatlara, diplomasi tarihinde görülmemiş girişimlere neden oluyor. Diğer taraftan, askeri darbe sonrasında sıkıyönetim altında yapılan anayasa referandumlarından hiç farkı kalmayan bir hayır kampanyası yasağı ve fiili engellemeler giderek artan biçimde uygulanıyor.

Ama görünen o ki, AKP tabanında ve yerel teşkilatlarında “Cumhurbaşkanlığı sistemi” olarak tanımlanan yeni rejimde, seçmenle seçilen arasındaki ilişkinin öneminin kalmayacak olmasının yarattığı endişe yaygın. Yürütmenin hem devletin hem hükümetin başı olan cumhurbaşkanı tarafından tayin edilenlerden oluşması ve cumhurbaşkanlığı sekreteri konumunda olacak bakanların varsa seçmenleriyle bağlarını koparmaları, Türkiye’de on yıllardır yerleşmiş bir seçmenvekil ilişkisinin varlık nedenini ortadan kaldırıyor. Bin odalı sarayda toplanmış cumhurbaşkanlığı kabinesinin seçmenle yegâne bağı cumhurbaşkanı olacak. O da beş yılda bir seçim kampanyasında.

Bunun, iktidar partisi başta olmak üzere, yerel teşkilatlarda yaratacağı boşluğu tahmin etmek zor değil. Nitekim AKP yerel teşkilatlarında anayasa referandumu kampanyası konusunda çoğu yerde hissedilen gönülsüz tavrın bir nedeni bu. MHP teşkilatı, Meclis’in işlevinin önemli bir kısmının ortadan kalkmasının kendilerinde yaratacağı tahribatı açık biçimde dile getiriyorlar. MHP seçmenlerinin de, gücü bütünüyle elinde toplayacak olan başkanın halkoylamasıyla seçilmesinin yaratacağı fiili iki parti sisteminin kendi partilerini ortadan kaldıracağının bilincinde oldukları, AKP’nin yaptırdığı anketlerden bile ortaya çıkıyor.

Sadece muhalefetin değil, AKP ve MHP seçmenlerinin bir kısmının rahatsız oldukları bir diğer konu, cumhurbaşkanının konumu. Önerilen değişiklik, herkesin hemen kavrayacağı büyük bir çelişki barındırıyor. Değişiklik önerisinin 8. maddesi, yürürlükteki anayasanın 104. maddesini değiştiriyor. Bu değişikliğe göre, “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder.” Devletin başı olarak, “Cumhuriyetin ve Milletin birliğini” temsil etme görevi verilen bu cumhurbaşkanı, eğer halkoylamasında evet oyu önde gelirse, referandumun hemen ertesinde parti üyesi olabilecek. Parti üyesi, belki genel başkanı olarak yürütme faaliyetini yürütecek olan bir cumhurbaşkanı, hangi milletin birliğini temsil edecek? Bu ancak tek parti rejiminde varlığı iddia edilebilecek bir “birlik”tir. Yoksa Cumhurbaşkanı’nın şimdi ifade ettiği gibi, örneğin anayasa değişikliğine hayır oyu vermiş olanlar milletten sayılmayacaklar, terörist, vatan haini, millet düşmanı mı olacaklar? Bugün Türkiye’de esas büyük, açık ve yakın bölücülük tehdidi bu değil midir? DevletBahçeli’yi bile en sonunda bundan rahatsızlığını ifade etmeye kadar götürmesi anlamsız değil.

16 Nisan akşamı hayır oylarının önde çıkma ihtimalinin referanduma bir ay kala hâlâ geçerli olması, Türkiye toplumunun yarısının, belki yarısından fazlasının dayatılmak istenen tek adam sultasını çeşitli nedenlerle kabul etmeme dirayeti gösterdiğine işaret ediyor. Meydanlara inen “tarafsız” Cumhurbaşkanı bunu son bir ayda değiştirebilecek mi, göreceğiz?