Perşembe, Şubat 16, 2017

Mihrak

Link

Yanlış propagandayla doğru sonuca ulaşılmaz. “İstiklal Savaşı” derseniz, partili de ‘iç-savaş’ der…[..]  AK Parti teşkilatından biri, propaganda çalışması sırasında, “Eğer yüzde 50’yi geçemezsek ve bu referandum oylamasında başarısız olursak.. iç-savaşa hazır olun; gerek kendi içimizde gerek kendi dışımızda kartların yeniden karılacağını, yeniden plan masalarının kurulacağını iyi bilelim” demiş..[..] Madem elzem.. neden uygulanması 2,5 yıl erteleniyor?[..] Ölüm-kalım mesabesinde görülen bir değişim paketi, gerçekten öyle olsaydı, herhalde kabulü sağlanır sağlanmaz uygulamaya konulurdu.

Link

ÖSO’ya yakın kaynaklar diyor ki Suriye ordusu ilerleyip Tadif’i kontrol altına almaz ve Güney Bzaa üzerinden lojistik destek hattını kesmezse Fırat Kalkanı, IŞİD’e karşı ilerleyemez. Peki, Suriye ordusu vekalet savaşının ana kumanda merkezi olan Türkiye’ye bu iyiliği yapar mı? Bu ortamda insanın aklına mukayyet olabilmesi bile gıpta edilebilecek bir başarı sayılabilir. [..] Oryantal havasında dönen dış politikanın her bir dönemecine dair bir şeyler yazmak durumunda kalmayı kendimize zül sayıyorum. Ne var ki kaçış yok![..]

Erdoğan, Astana’da Rusya ve İran’la çözüm ortağı olduğunda Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsediyordu. ABD Başkanı Donald Trump’la telefon görüşmesi ve CIA Başkanı Mike Pompeo’nun Ankara temaslarının ardından retorik onlarca cihatçı örgütü bölgenin başına bela eden müflis seçeneğe geri döndü. Amaç ne? Bu bir yanıyla Suriye politikasını belirlemeye çalışırken Rakka yolunda YPG’yle ortaklığı bitirmeden Türkiye’yi işin içine katacak formül arayan Trump’ı Kürtlerle işbirliği konusunda ayartma hamlesi. Diğer yanıyla Körfez’deki dostların da gönlünü hoş tutma gayreti. Bunun içerisiyle de ilgisi var: Anayasa referandumu öncesi milliyetçi hamaseti kullanma siyaseti.

Bu taktikler içerde kısmen işe yarayabilir. Ama Amerikalılar Erdoğan’ın sunduğu alternatifin başından beri kifayetsiz olduğunun farkında.

Sahanın gerçekleri kendini dayatınca ve ‘yeni can simidi’ Rus lider Vladimir Putin “Astana’da nerede kalmıştık” deyince elbette militan söyleme bir ‘kuzey ayarı’ gelecektir.[..]

Mesela Putin’in Erdoğan’a hatırlatacağı ilk şey Rusya’nın hava savunma sistemini kapatmadığı takdirde bir tek uçağın bile Suriye hava sahasına giremeyeceği ya da yeşil ışık yakmadığı sürece karada bir tankın 1 km bile yol alamayacağı gerçeğidir. [..]

Tabii “Rakka yolu tuzaklarla dolu” deyince önümüze ‘muhteşem’ Osmanlı’dan sayfalar saçılıyor. Türkiye’yi yönetenlerin aklı hala Yavuz Sultan Selim’in kodlarıyla çalışıyor. [..]

Fırat Kalkanı başından beri belli koşullara bağlı. Daha az bela garantisi sunan bu koşullarda bile TSK ağır bir bedeller ödüyor. Bu hesabın üzerine Rakka gibi daha büyük hesaplar eklendiği takdirde her bir dönemeci yeni belalara açılan bir yola girilmiş olacaktır.

Tarihten tevarüs eden başka bir ‘egemen refleksi’, bu coğrafyanın demografik realitesiyle ilgili kendini ele veriyor.

Link

Anayasa değişikliğinin Kürtleri dışlayarak kotarılmasının ve bizatihi AK Parti/MHP işbirliğinin devlete güvensizliği artırdığı söyleniyor. Nefret dilinin devam ettiğinden, OHAL’in bu bölgede vatandaşı sindiren bir mekanizmaya dönüştüğünden, kanun ve kuralların işlemediğinden, keyfiliğin yerleştiğinden şikayet ediliyor. [..]

Aslında Kürtlerin belirgin bir sistem tercihleri yok. Yeter ki demokratik olsun ve kimliksel eşitliği sağlasın. Ancak oylanacak olan anayasa değişikliğinin kuvvetler ‘hiyerarşisi’ yarattığı, yasama ve yargıyı yürütmenin ‘görev alanı’ olarak tanımladığı, buradan demokrasi çıkmayacağı düşünülüyor.

Link

Maliye politikasının optimum noktası asla ve asla kamuya daha fazla gelir kazandırmak olamaz. Bir ülkede yüksek gelirlilerden alınan yüksek gelirlerle, kamusal hizmetlerin ifa edilmesi öngörülür.[..]

[E]lde edilen özelleştirme gelirlerinin kamusal yatırımların artması için kullanıldığını bütçe verilerine bakarak söylemek maalesef zor. Çünkü hala köprü ve otoyolları YİD modeli ile gelecek gelirlerimizi ipotek ederek gerçekleştiriyoruz.

Kısaca, onca özelleştirme ve onca artan vergi ve diğer kamu gelirlerine rağmen bizler köprü ve otoyolları gelecek kuşakların gelirlerini ipotek ederek  yüksek fiyatlara ihale ediyoruz. 2 milyar dolarlık köprüden 17 yılda 10 milyar dolar geliri şimdiden devlet hazinesinden garanti verebiliyoruz. Dünya’da böyle bir getiri ve garanti olacağını sanmıyorum. Yıllık reel getiri oranının en fazla yüzde 5-6 olduğunu hesaplarsanız, galiba YİD modelinin nasıl bir gelecek ipoteği olduğunu bulabilirsiniz.

Link

Türkiye’deki kötü gidişatın nedeni, dış mihraklar, Kürtler, Amerikalılar veya kapıdan, bacadan giren her türlü alçak basınçlı rüzgâr mı, yoksa iktidarın 2011’den bu yana kurumları ve demokrasiyi geriletme pahasına bir güç konsolidasyona gitmesi mi? [..]

Ama şu tartışma götürmez: Türkiye’yi bu cendereden çıkarmak için gücü daha fazla, daha daha fazla merkeze topladığınız noktada, devleti ve toplumu daha da güçsüzleştiriyorsunuz. Sıkıntılarımız zaten böyle başlamıştı. Sistem zayıf çünkü toplum zayıf, sivil toplum zayıf, kurumlar zayıf, siyaset zayıf; hak dağıtmıyor, ihtiyaç karşılamıyor. [..]

Neden bu dış mihraklar hep bizi buluyor? Örneğin neden Almanya’da bir klik çıkıp Yargıtay’ı ya da orduyu ele geçirmeye çalışmıyor? Ya da neden ABD’de birileri silaha sarılıp Meksika’da dağa çıkmıyor? Neden İspanya’da dil meselesi artık konu bile değil? Ya da neden Fransa’da Katolik polisler kendi aralarında komplo yapıp diğer polis müdürlerini elemeye çalışmıyorlar? Çünkü ihtiyaç duymuyorlar. Çünkü insanlar şu ya da bu biçimde hakkının korunduğunu hissediyor.

Çünkü bütün bu ülkelerde hak, hukuk, mülk, bireysel özgürlükler gibi konular hallolmuş. Vatandaş, sağlam bir anayasayla devletle ilişkisini tanzim etmiş ve devletin sahibi olduğunu düşünüyor. Devletin bekası diye bir dert yok çünkü ulvi bir devlet kavramının yerini toplum almış. Şimdi bu insanların tek derdi, sahip olduğu huzur ve refahı akın akın gelen mültecilerle paylaşmak istememesi...[..]

Mevcut anayasa taslağı, Türkiye’de gücü bir lider etrafında topluyor ancak parlamento dahil diğer kurumları zayıflatıyor. [..] Mısır’da Abdülfettah El Sisi’nin elinde muazzam yetkiler var. Ama ülkesi yönetilemez durumda. Sizce Mısır’da mı beka sorunu var, liderinin daha az yetkilerinin olduğu Hollanda’da mı?

Başa dönelim. Otoriter rejimler, doğası itibarıyla istikrarsızdır. Sorunu böyle tanımlamak yerine, bizzat bu sorunun neden olduğu semptomlara karşı otoriteyi güçlendirmek; hiçbir derdimize çare olmaz.

Pazartesi, Şubat 13, 2017

Yararcılık

Link

[Ö]nümüze gelen anayasanın, demokrasilerde birbirlerini denetlemesi ve dengelemesi gereken devlet güçlerinin tümünü (yasama-yargı-yürütme) cumhurbaşkanının elinde topladığını yazmıştım. Bu haliyle, bir başkanlık sisteminden ziyade “tek adam rejimi” öngören, olağanüstü bir güç yoğunlaşmasına yol açan bir mantığa sahip. Savunucuları ise, onun bu özelliğini gözlerden kaçırmaya çalışan bir gayret içindeler.

Kimse alınmasın, fakat hakikaten yazarlarına hiç yakışmayan, gülünç çarpıtmalarla dolu yazılar okuyorum. Yasama ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı gün ve ayrı ayrı yapılması yasama gücüyle yürütme gücünü kesin olarak birbirinden ayıracakmış… Cumhurbaşkanı artık sorumsuz değilmiş, Meclis uygun görürse Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’nde yargılanabilecekmiş… Şimdi hükümeti kuran parti Meclis’i elinde tutuyor, istediği yasayı çıkartıyormuş, oysa artık Meclis bağımsız irade gösterecekmiş, Meclis kişilik kazanıyormuş… 13 üyeli Hakimler Savcılar Kurulu’nun sadece 4 üyesini Cumhurbaşkanı seçecekmiş; 7 üyesi Meclis tarafından seçilecekmiş. (Etti on bir; iki eksik kaldı) İki üye de Adalet Bakanı ve Müsteşarı olacakmış. Kurulun bağımsız ve tarafsız olamayacağına ilişkin kuşkular yersizmiş…

Şaka değil, bunları okuyoruz.

Parti genel başkanı olarak cumhurbaşkanı seçilecek kişinin kendi partisinin milletvekillerini tek tek, isim isim saptayacağını bu arkadaşlar ve hepimiz bilmiyor muyuz? Biliyoruz. Cumhurbaşkanlığı ve Meclis seçimlerinin aynı gün yapılmasının Meclis’e kişilik kazandırmak ve güçleri birbirinden ayırmakta nasıl bir etkisi olacağını bilmiyoruz; ama başkanla Meclis çoğunluğunun aynı partiden olması ihtimalini çok kuvvetlendirdiğini hepimiz bilmiyor muyuz? Biliyoruz. Böylelikle cumhurbaşkanının yasama üyelerinin de çoğunluğunu belirleyecek olduğunu bilmiyor muyuz? Biliyoruz.

Yürütme ve yasama çoğunluğunun bu kadar “uyumlu” (yani tek elden çıkmış) olması durumunda cumhurbaşkanı kanun gücünde kararname çıkarttığında Meclis çoğunluğunun nasıl davranacağını tahmin etmekte zorlanır mıyız? Sanmıyorum.

Olağanüstü hal ilanına yetkili kılınan başkan bu yetkisini kullandığında, Meclis’in “nereden çıktı şimdi bu“  tepkisi vereceğine inananlar el kaldırsa kaç kişi sayarız?

Keza, böyle bir Meclis’in Cumhurbaşkanı’nı herhangi bir eyleminden sorumlu tutup 400 (yazıyla: Dört yüz) üyenin kararıyla Yüce Divan’a sevk etmesinin cumhurbaşkanının kafasına yıldırım düşmesinden daha mucizevi bir ihtimal olduğunu bu arkadaşlar ve hepimiz bilmiyor muyuz? Biliyoruz. Peki, o Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 12 (yazıyla: On iki) üyesini doğrudan cumhurbaşkanının seçeceğini de bilmiyor muyuz? Biliyoruz.

Peki, cumhurbaşkanının tek başına Meclis’i feshedip kendisiyle birlikte seçimlere gitme kararı verebilmesi karşılığında Meclis’in 3/5 çoğunlukla aynı kararı verebilecek olduğunu bilip de, birbirimizin gözünün içine bakarak Başkan’la Meclis’in “eşit kozlara” sahip olduğunu iddia edebilir miyiz? Çoğunluğu, parti başkanı olan cumhurbaşkanınca belirlenmiş milletvekillerinden oluşan bir Meclis, aklına yatmadığı konularda fesih tehdidine de kulak asmaz ve başkana aslanlar gibi direnir diyebilecek “gerçekçi yorumcular” var mıdır? Vardır. Onlara kimse inanır mı? Sanmıyorum.  

Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun 13 üyesinin 4 üyesini cumhurbaşkanının seçeceğini biliyoruz, doğru. Peki Adalet Bakanı ile onun müsteşarını kimin seçeceğini ve böylelikle 6 (yazıyla: Altı) üyenin doğrudan cumhurbaşkanı tarafından seçilmiş olacağını bilmeyecek kadar dört işlemden habersiz miyiz? Hayır değiliz. Kalan 7 üyenin 7’sinin de Meclis’in en büyük partisinin arzusu hilafına, sadece muhalefetin istediği isimlerin seçilmesiyle oluşacağına inanabilecek bir tek şahsiyet bulabilir miyiz necip Türk Milleti içinde? Bulamayız.

Önümüzdeki tasarıyı savunanların hiç dokunmadıkları konular var bir de…

Mesela çok önemli olmasına rağmen, Meclis’in bütçeyi onaylama üzerinden gerçekleştireceği denetimin göstermelik kılınması… (Anayasa Meclis’e diyor ki; istersen bütçeyi onaylama, bir önceki yılın bütçesini yeniden değerleme oranında arttırır işlere devam eder başkan).

Mesela cumhurbaşkanının bütün üst düzey bürokratları atarken Meclis onayı (hadi onay yetkisini de geçtik) kamuoyuna açık mülakat, sorgulama yapması gibi en küçük bir denetime izin verilmemesi…

Tamam anladık; bürokratik vesayet kaldırılıyor, yerine seçilmişlerin iradesi geliyor. Peki cumhurbaşkanı yarıdan bir fazla ile toplumsal çoğunluğun iradesini temsil ediyor da, bütün önemli partilerin seçilerek geldiği Meclis neyi temsil ediyor? Hangisinin temsil gücü daha fazla?  Bu konular açıldığında kafalar yukarı çevrilip ıslık çalınıyor…

Link

Ne diyeyim, Ahmet Taşgetiren'i anlatmaktan, yani kendimi anlatmak zorunda kalmaktan haya ediyorum. Böyle bir yazıyı, “Yani Ahmet Abi, hocam, buna neden ihtiyaç hissediyorsunuz ki” diye soracak pek çok insan bulunduğunu da biliyorum. Ama bir süredir, bunca zaman içinde nerelerde dolaştıkları bilinmeyen ve bugün hasbelkader Ak Parti'nin orasına burasına sıvanmaya çalışan insanların, buldukları her platformda, üstelik “islamcılar” diye toptancı bir tanımlamayla bir grup insanla ilgili tezvirat ürettiklerini görüyorum. Bu tezvirat Ahmet Taşgetiren'i de hedef alıyor. Bazıları, benim de zaman zaman rica - minnet davet edildiğim TV ekranlarından Ethem Sancak'a seslenip “Niye hala Star'da yazdırıyorsun ki” diye soruyor.

Link

Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş bir süreç yaşanıyor, tüm olan bitenler bir yana, referandum tam bir göstermelik seçime dönüştü. “İhsası rey” de değil, makbul sayılacak vatandaşların “evet” demesinin beklendiği en yüksek makam dahil, tüm iktidar ve devlet çevresi tarafından ilan edildi. Otoriter ülkelerde, seçimlerde yönetimin dediğinin göstermelik olarak oylanmasından bile tuhaf bir durum bu. Zira, güya Cumhurbaşkanlığı sistemi önerisi milletin reyine sunuluyor, güya iki seçenek var, ama bu iki seçenekten hayır’ı seçenler şimdiden suçlu ilan edilmiş vaziyette. Hem de teröristler ile aynı tarafta olmak suçlamasıyla! AK Parti gerçekten de bizim hayal edemediklerimizi gerçekleştirdi, zira böyle akıl almaz, vicdan kaldırmaz bir şeyi hayal etmek, bizler için imkânsızdı.

Link

Bizde sandıktan ‘Evet’ çıkmasını isteyenler ‘Hayır’ demenin bir maliyeti olacağı izlenimini verme çabasındalar. Haklarıdır; referandumun istedikleri istikamette sonuç vermesini istiyorlar, onu elde etmek için her türlü propagandayı da yapacaklardır.

Ancak ‘Hayır’ demenin gerçekte bir maliyeti yok. “Yola eskisi gibi devam” demekten başka bir anlamı da…

‘Hayır’ oylarının fazla çıkmasının tek bir sebebi olacak: Halkın değişiklikten yana ikna olmaması…

Destek çıkan iki parti, bir yıl sonra konuyu yeniden canlandırabilir ve ülkeyi aynı maddeler için yeniden referanduma götürebilir; arada geçecek sürede de ikna olmamışları tatmin edecek yeni argümanlar geliştirerek..

‘Evet’ oylarını yüzde 64’e varan bir oranda gösteren anketler olduğunu köşelerde okuyoruz.[..]

İşi ‘varlık-yokluk mücadelesi’ haline getirmenin âlemi yok sizin anlayacağınız…

O hale getirildiğinde işin tadı da kaçıyor.

Çok-seslilik bir marifettir

Tadı kaçıran gelişmeler yaşanmıyor mu? Yaşanıyor; en önemlisi de, “Oyum hayır” açıklamasını yapanlara reva görülen muamele…

Bir televizyoncuya.. “Oyum hayır” dediği için.. çalıştığı kurum kapıyı gösteriverdi.

Herhangi bir konuda silme ‘Evet’ cevabı çıkmasını beklemek makul değildir; ‘2+2=?’ keskinliğinde bir soru bile sorulsa, o soruya da ‘4’ dışında cevap verenler mutlaka çıkacaktır.

Bırakın çıksın da.

Çok-seslilik eksiklik değil, bir ülke için demokratik gerekliliktir…

Link

CIA Başkanı’nın Ankara ziyareti sonrası, Türkiye’nin yandaş medyasında bayram havası esti. İşlem tamamlanmış, ‘‘hain’’ Obama’dan sonra işbaşı yapan Donald Trump, Türkiye’nin ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın değerini anlayarak Suriye Kürtlerine desteği kesme kararı verme noktasına gelmişti. Rakka’ya yönelik ortak Amerikan ve Türk harekatının eli kulağındaydı.

Dış politikayı kahve sohbetlerine göre kurmaya başlamış bir iktidar medyasının bir gün Rus düşmanı, bir gün Putin hayranı olması gayet anlaşılabilir bir durum. Anlaşılması zor olan, işbaşındaki yönetimin koca bir ülkenin geleceğini böyle tutarsızlıklar içeren, kimsenin ciddiye almadığı bir noktaya getirme başarısı.

Link

[A]nayasalar temelde bir ‘çok başlılık’ üzerine otururlar ve bu çok başlılığı hem kuvvetler arasında hem de kuvvetler içinde pekiştirerek bir denetleme ve denge alanı oluştururlar. Bir anayasayı anayasa yapan şey de bu anlamda güç ve yetkiler ile sorumlulukların dağıtılmasıdır. Tarihçilerin ‘hukukçular çağı’ diye adlandırdığı 12. yüzyıldan bu yana da anayasacılık hareketlerinin temelinde bu vardır. Şimdi Erdoğan ve AKP anayasacılık geleneğinin tersine doğru ilerliyor. [..]

[Y]eni anayasa önerisi tam anlamıyla bir modelsizlik, bir eklektizm türü olarak ortaya çıkıyor. Birbirinden farklı tarihsel örneklerden birer parça alınmış, parlamenter modelden yürütme ve yasamanın karşılıklı birbirini feshetme araçlarını almış, başkanlık ve yarı başkanlıktan kararname çıkarma yetkisini ve yargının seçilmesini almış. Fakat, o modellerde bu yetkileri tamamlayan onay, izin, seçim vb. gibi hiç bir sınırlama anayasa değişikliğine dahil edilmemiş. Dolayısıyla olağanüstü bir yetki toplanması ama sıfır denetim öngörülüyor. Erdoğan’ın politik liderliği ile devlet alanını bir ve ortak düşünme eğilimine teslim edilmiş tam anlamıyla bir anayasasızlaşma önerisi ile karşı karşıyayız. Diğer yandan bir şey daha eklemeliyim; Bence Erdoğan bununla partili değil, partisiz bir cumhurbaşkanlığına doğru gidiyor. Mevcut öneri AKP’nin geleneklerinden, kadrolarından, kurumsallığından boşanma dilekçesidir. AKP’nin bizzat AKP’ye karşı önerisi gibi duruyor. Tüm bu gelenekleri, kurumları, figürleri sadece ve sadece tek bir kişiye bağlayarak ‘kabile asabiyyesi’ üzerinden sorunları çözmeyi hedefliyor. Kurumlaşarak, kadrolaşarak, gelenek oluşturarak genişleme yerine, her şeyi kabile asabiyyesi üzerinden çözmeye çalışıyor.

Erdoğan'ın Mustafa Kemal gibi [..] yeni bir dönem başlatabileceği iktidar koşulları da ortada yoktur.[..]

[A]nayasa yazmak her zaman anayasa yapmak anlamına gelmez. Türkiye'nin devlet biçimi uzun süredir olağanüstü devlet biçimidir zaten. Ben Türkiye'nin son 6-7 yıldır anayasasız yaşadığını düşünüyorum. Gelenekler kurumlar ve politik toplumun kendisi çöktü. Pax Cumhuriyet diyebileceğimiz bir geleneksel iktidar çöktü. Fakat yerine yeni bir iktidar kurulamadı. İktidar çökerse onun politik kurumları, söylemi, gelenekleri çöker. Hukuku ve yargısı da çöker. Erdoğan da bu anayasasızlık sürecinde ayakta kalma yöntemi ise tek sermayesi olan meydan siyasetidir. Kendi iddialarını aralıksız olarak halka onaylatarak meydan politikası ile var oluyor. Halktan ve milli irade vurgusundan bahsederek kendini diğer ittifak güçleri arasında daha güçlü kılmak için sürekli seçim yapılıyor.[..]

Erdoğan kendi dilini, söylemlerini oluşturamadığı için ve bu yüzden de gerçek iktidar olamadığı için sürekli, 3-5 yılda bir en başa dönen bir siyasi figür. Türkiye İslamcılığının en büyük sorunlarından, en yakıcı siyasi meselelerinden biri budur şu an. Türk İslamcılığı geldiği noktada kumar ve risk değil, politik garanti arıyor. Oysa anayasa önerisi politik birikimleri pamuk ipliğine bağlıyor. [..]

Bu anayasa önerisi için pozitif bir savunma geliştirilemez [..]. Hiçbir akıl sahibi bu anayasayı pozitif bir akılla destekleyemez. Bu yüzden negatif savunma yapıyor ve yapılacak. ‘Bütün kötüler, bütün şeytanlar ‘hayır’ diyor. Oysa melekler ‘evet’ der. Değil mi?’ Bütün savunma hattı bundan ibaret ve bu korkunç bir itiraf evetçiler açısından. ‘İnanmıyorum ama evet diyorum’ diyorlar. Bu çok garip. Çünkü inanç ve iman sahipleri ‘inanıyorum, onun için evet diyorum’ derler genelde. Ruh çökmesi budur herhalde. Türkiye'nin dindarları bugün inançsızlar kampında.

Ben 2015 Haziran seçimlerine benzer bir durumda olduğumuzu düşünüyorum. Türkiye İslamcılığının mevcut anayasa önerisi nezdinde birliği bozulmuştur. Benzer bir yarılma 2015 Haziran seçim döneminde de vardı. Bugün de ciddi bir yarılma söz konusudur bu durum İslamcı sağ ve muhafazakâr sağ çerisinde 'hayır'ın büyüdüğü belli merkezler oluşmasına yol açmıştır. Birincisi Saadet Partisi, ikincisi MHP tabanındaki eleştiriler. Bu ikisinin, politik ortamda büyümeye dönük imkânları çok yüksek. Sadece anayasa önerisinin sahiplenilemez niteliği değil bu durumu yaratan, aynı zamanda Türkiye sağı ve milliyetçiliğinin yeni önderlerinin doğma ihtimaline de zemin hazırladığı için bu anayasa referandumu Türkiye sağının içinde bir gerilim ve ayrışma yaratacaktır. ‘Evet’ rasyonel değil onlar için. Aslında ‘evet’ Erdoğan için bile rasyonel değil. Kurumsallaşmak, kurucu iktidar geliştirmek yerine yararcı bir politik ilişki geliştiriyor. Erdoğan’ı bugüne kadar krizlere iten de buydu. Erdoğan’ın yapacağı şey, bir kadro üretmek, gelenek üretmekti. Bu geleneğin sorunları olacaktır ama bunun yerine tamamen yararcılığı tercih ettiler.

Pazar, Şubat 12, 2017

#darbe #anayasa


#coksesli #medya


Cuma, Şubat 10, 2017

#biroradayim #birburada

Salı, Şubat 07, 2017

Varlık Fonu

Link

1) Türkiye Varlık Fonu [..] herhangi bir emtiaya ya da bir gelir fazlalığına dayanmamaktadır. Türkiye’nin petrol, doğalgaz gibi bir emtiayı ihraç ederek elde ettiği gelirleriyle yaratabildiği bir bütçe fazlası olmadığı gibi cari fazlası veya fazla veren bir kamu emeklilik sistemi de yoktur. Tam tersine Türkiye, son dönemlerde azaltmış olsa da bütçe açığı ve cari açık veren, kamu emeklilik sisteminin açığını da bütçeden karşılayan bir sisteme sahiptir. Gelir fazlası olan tek kamu fonu İşsizlik Sigortasıdır. O da bu amaç için kullanılamayacak bir fondur. Özetle Türkiye’nin bir varlık fonu kurmak için gerekli emtiası da gelir fazlası da yoktur.

2) Fon’un gelirleri sıralanmış olduğu halde giderlerinin hangi alanlara yöneleceği konusunda yasada hiçbir açıklama bulunmamaktadır. Hangi giderlere yöneleceğini kanun metninden değil genel gerekçedeki açıklamalardan anlıyoruz. Bu durumda bu yasaya göre yapılacak gider denetiminin neye dayanarak yapılacağını çıkarmak mümkün görünmemektedir.

3) Varlık Fonu için yeni bir gelir tanımlanmamakta, sadece bütçeye gidecek gelirlerin bir bölümü bu Fon’a aktarılmış olmaktadır. Normal olarak bütçeye aktarılan özelleştirme gelirlerinin Fon’a yönlendirilmesi ve bütçe gelirlerinden Fon’a pay verilmesi, bütçe gelirlerinin azalmasına ve dolayısıyla bütçe açıklarının artmasına yol açacak bir gelişmedir.

4) Bankaların finans sektöründeki egemenliğinin azaltılması, İslami finans uygulamasının artırılması gibi bir Varlık Fonu’ndan beklenmeyen bir takım amaçların bu çerçeveye yüklenmesi zaten sıkıntılı olan düzenlemeyi iyice sıkıntıya sokmuş görünmektedir.

5) 1996 – 97 yıllarında Erbakan’ın koalisyon hükümeti sırasında bir uygulama popülerlik kazanmıştı: Kamu kaynak havuzu. Bütçe dışındaki kamu kesimine ait kaynaklar bu havuzda toplanmaya ve buradan harcanmaya çalışılıyordu. Bu havuza her gün yeni bir kaynak aktarılıyor, bir süre sonra bu aktarımların başka bir alandaki dengeyi bozduğu görülünce yeni kaynak arayışları gündeme geliyordu. Türkiye Varlık Fonunun kaynaklarına bakınca aklıma Erbakan’ın Kamu Kaynak Havuzu uygulaması geldi.

6) 1940’ların sonunda ve 1950’lerde Amerikalı ünlü karikatürist ve çizgi romancı Al Capp’ın yarattığı ve Shmoo adını verdiği bowling oyunundaki kukalara benzer hayali bir hayvan vardı. Müthiş sevimli bir tipti Shmoo. Siz ne hayal ederseniz o oluyordu. Örneğin tavuk olarak yemek isteseniz tavuk, et olarak yemek isteseniz et oluyordu.  Kendi kendine çoğalabiliyordu. Türkiye Varlık Fonundan beklentileri okuyunca da aklıma Shmoo geldi.

7) Başka ülkeleri bilemem ama Türk tarihi bu tür mali buluşlarla doludur. III. Selim’in padişahlığı sırasında 1793 yılında İrad‑ı Cedid Hazinesi kurulmuş ve böylece Osmanlı İmparatorluğu'nda tek ve merkezi Hazine düşüncesinden ilk sapma ortaya çıkmıştır. Bunu Tersane Hazinesi ve Zahire Hazinesi izlemiştir. Sonraki dönemlerde Hazine sayısı artmaya devam etmiştir. Mukataat Hazinesi, Mansure Hazinesi, Redif Hazinesi, Darphane Hazinesi ve Maliye Hazinesi bunların en önemlileridir. Hazinelerin çoğalması Osmanlı mali sistemini rahatlatmamış, tam tersine mali disiplini alt üst etmiştir. Hazine sayısının artmasının Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünde özel bir yeri vardır.