Salı, Ekim 31, 2017

Matlab

Teknik üniversitelerimizde çok fazla Matlab denen bir bilgisayar dil kullanımı var; öğrencileri bu (ticari) dile yönlendirmek yerine açık yazılım Python diline yönlendirilmeleri daha iyi olur. İş imkanları, mevcut ek kodlar bulabilmek, literatürü izleyebilmek için bu ikincisi daha iyi... Teknik blog'umuza matlab arama kelimesiyle gelen çok oluyor, ondan bahsetmek istedik. Özellikle yapay zeka alanında py yükselişte.

Cuma, Nisan 14, 2017

Hazine

Link

Kendimize açık yüreklilikle bakalım… Bugün AK Parti’nin yurt dışında hemen hiç itibarı yok. Yurt içinde de parti tabanı dışında itibarı bulunmuyor ve üstelik parti seçmeni içinde de tereddüt ve kırılmalar yaşanıyor. Oysa ortak aklın yürürlükte olduğu dönemde hem yurt dışında hem içerde AK Partili olmayanların açık saygı ve takdiri söz konusuydu. Gelinen noktada Erdoğan partiyi elinde tutarak gerekli itibarı oluşturmak istiyor ama bu ters tepen bir çaba. Çünkü tehdit ve tehlike stratejisi üzerine oturuyor ve AK Parti’yi yalnızlaştırıyor. Uzun vadede fıtratı yeterli sayan, kısa vadede ise ayakta kalmak için her şeyi yapan ufuksuz bir parti olarak algılanılması meşruiyetin de erimesi anlamına geliyor.

Bunu bize başkaları yapmıyor. Bu liderliğin, yönetimin ve partinin tercihi… Geniş tabanda eleştiriden kaçış, razı gelme ve onaylama, dar üst kadroda pohpohlama, kariyerizm ve oportünizm…  El birliği ile AK Parti yozlaşmış bir kültüre sürükleniyor. Bu durumun en bariz göstergesi olan yönetme zorluğu artık dışarıdan da görülebiliyor. Üst akıl çevresi ise kendini kandırma, eleştiriyi bastırma ve yanlışta ısrar sarmalında dolanıyor.

AK Partililer bu gidişatın sorumlusudur. Koca bir organizma hastalanıyor ve kendisini tarihin dışına itecek tohumları aymazlıkla serpiyor. AK Parti’ye yazık oluyor… Türkiye ise bir fırsatı daha kaçırıyor.

Link

Sandıktan bir tek oy fazla hayır çıksa bile, Ak Parti iktidarının tekrar “fabrika ayarları”nı konuşma mecburiyeti doğmuş olacaktır.

Başkanlık sistemine geçilmemesiyle neler kaybetmiş olduğumuzu bilemeyeceğiz, ama bu kez halk hayır derse böyle bir denemenin tekrar yapılabilmesi için bayağı zaman geçmesi gerekir.

Hayır çıkarsa, Ak Parti’nin ülkeyi kaos ortamına bırakmayacağı kesin olduğuna göre bundan fayda çıkarmak da Ak Parti’ye düşecektir.

Ak Parti’nin demokrasi arızalarını çözmekte yavaş kalması veya hamle yapmamasından şikayetçi olan Ak Partililer şu anda seslerini fazla çıkarmıyor olsalar da “Hayır” durumunda onlar da ortaya çıkabilirler.

Hayır ile ülke kaosa gitmez ama Ak Parti’nin de kaosa gitmeden, sağlıklı bir özeleştiri ortamına geçmesi beklenecektir.

Siyasi olayların gerçek etkileri bazen uzun süre sonra ortaya çıkar, ama bu referandumun etkilerinin hızla ortaya çıkması muhtemeldir.

Link

Mevcut rejim de pek matah, pek demokratik değildi, ama keşke büyük değişim daha az değil, daha fazla hak ve özgürlük istikametinde yaşansaydı. Olmadı, geldiğimiz yerde tanık olduğumuz, daha fazla özgürlük değil, idam talebi, barış özlemi değil, savaş çığlıkları...

Bir büyük seçimin arefesinde, zaten fiili bir otoriter rejim altında yaşıyoruz. İktidar çevresi de artık, bunu gizlemiyor, ‘mevcut halin yasallaşması gerek’ diye açıkça söylüyor. İktidarın matah bir şey gibi faş ettiği ‘fiili durum yaratmak’, zaten sadece hukuku, sistemi, kurumları hiçe saymak yolu ile gerçekleşen bir dayatma süreci. Şimdi, o dayatma koşulları çerçevesinde seçim yapılacak; ifade özgürlüğünün, yarışma eşitliği koşullarının olmadığı, siyasetçilerin, yazarların, çizerlerin tutuklu, olmayanlarının her an hapsi boylama, işinden gücünden atılma, terörist diye yaftalanma, hayatının karartılması tehdidi altında yaşadığı koşullardan söz ediyoruz. Bu koşullar altında, her şeye rağmen çoğunluğun ‘Hayır’ dediği bir sonuç alınırsa, gerçek bir demokrasi mucizesi olur, olmazsa sonu meçhul bir maceraya girecek bu ülke.

Link

Gerçi, son zamanlarda [dindarların] kafaları biraz karıştı. Günlerce siftah yapamamak bir yana, ekonomiden fazla önem verdikleri ahlak olayı rahatsız ediyor. Bu“yüzde 99’u Müslüman” ülkede yolsuzlukların üstü açıkça kapatılıyor. İslam dini fazla ucuz bir biçimde siyasete alet ediliyor, “Allah İçin Evet İnşallah”  denip Allah kavramı hâşâ huzurdan ayağa düşürülüyor.[..]

Özetle, daha önce kitlelere muazzam umut verici bir ütopya (yani, ideal toplum) sunan İslam, AKP’nin iktidarda oluşundan büyük zarar gördü. [..]

Gelelim ikinci grup mazoşistlere, yani oy vermeye gitmeyecek Erdoğan karşıtlarına. Yukarıda sözünü ettiğim insanları kolaylıkla anlayabiliyorum, ama bunları anlamak çok daha zor.

Bunlar da iki türden oluşuyorlar: a) “Nasıl olsa bişeydeğişmeyecek”çiler; b) “Sisteme karşı tavır gösterici”ler.

“Bir oy, bir oydur” diye çok klasik bir deyiş var ya, şu âna kadar hiç bu kadar geçerli olmamıştı. Yarından sonra yani Pazar günü ak koyun-kara koyun (bunun başka söylenişi de vardır) belli olacak. Türkiye’nin rejimini A’dan Z’ye değiştirme referandumunda Hayırlar sadece burun farkı önde gözüküyor. Tam da böyle bir durumda “Bişey değişmez” diye oy vermeye gitmemek tek kelimeyle intihar. Daha fazla söylemek istemiyorum. Tıbbî adını siz koyun.

Bir de bunlara ilaveten, sayıları az olmakla birlikte, böyle olağanüstü nazik bir durumda yüce sebepler ileri sürerek sandık boykotu yapmayı düşünen Erdoğan karşıtları var. [..]

Üçüncü ve son gruba gelelim. Bunlar, klasikleşmiş koyu dindar Kürtlerden ve şimdi de birtakım Kürt grupçuklarından oluşuyor.

Bir süre önce L. Zana’ya yanaşmaya çalışmış bu ikincilerin içinde kimi federasyoncular, HDP karşıtları, damardan milliyetçiler, Barzaniciler (özellikle de, Mesrur B.), KDP’liler var. Barzanici Bas Gazetesi Evet çıkarsa Kürt barış sürecinin ve diyaloğun canlanacağını, Kandil ile arasına mesafe koyması halinde Barzani’yle birlikte HDP’nin de muhatap alınacağını yazıyor. [..]

Ben “Lâ havle ve lâ kuvvete!” diyorum, tıbbî adını siz koyun.

Link

Ben önerilen sistemin “Tek adamlaşma” getirmeyeceğine ilişkin tüm cevapları kayda değer bulabilirim. Ama CHP'ye, Kılıçdaroğlu'na cevap verirken “Atatürk de tek adamdı, İsmet İnönü de tek adamdı” tarzındaki bir cevabı tartışmaya açık görürüm. Hele bu sözden “Yeni sistemin de Atatürk ve İsmet İnönü gibi bir yönetim üslubu getirdiği”ni anlamamız gerekiyorsa, o zaman daha da sıkıntılı bulurum.

Bu tarz bir yaklaşıma, CHP'nin – Kılıçdaroğlu'nun bir cevabı olmayabilir. Sonuçta onların kutsadığı bir dönemi ifade ediyor çünkü Mustafa Kemal – İnönü dönemleri. CHP'nin mazisini inkar etmesi gerekir o dönemi yargılaması için.

Ama biliyoruz ki o dönem “Tek Parti” dönemidir.

Link

İki gün kaldı. Türkiye halkı faşist rejime geçişi oylayacak. Kabul ya da ret çıktığında çok farklı bir 17 Nisan’a uyanılacağı konusunda hayır cephesinde güçlü bir kanaat var. Evet cephesinde böyle bir telaş yok.[..]

Hayırdan başka bir oy kullanılabileceğini düşünemiyorum. Arşive girdim; konuyla ilgili ilk yazıyı (Başkanlık sistemi: Mutlak iktidar) Vatan’da 23 Nisan 2010’da yazmışım. Zira muhterem konuyu ilk kez o gün, üstelik Cumhuriyet döneminde parlamenter sistemin kurulduğu gün açık etti.

Külliyen tek bir kişinin bekası için düşünülmüş, herhangi bir anayasal metinle alakası olmayan, müellifleri saray şürekâsından müteşekkil, faşizmin meşrulaşmasına, “anayasallaşmasına” cevaz veren bu dayatma reddedilmeli. Ama evet verecek yekpare çoğunluğun da memleket için uygun gördüğü idare şeklini, onların gerekçelerini, marazî ruh ve şuur hallerini, faşizm arzularını görmezden gelmenin de çok tehlikeli bir yanılgı olacağını düşünüyorum.

Link

Şehir hastaneleri açılıyor. Meğer bu hastanelere tam 30 milyar dolar devlet üzerinden kira ödeyeceğimiz garanti edilmiş. Yani iş adamları bu hastaneleri devletten para almadan, Türk Halkının sağlığını düşünerek yapmıyor.

Hepimizin bildiği şu köprü ve otoyollar meselesine bakın. Mesela Gebze-İzmir arası otoban ve üzerinde bulunan Osman Gazi Köprüsünün yapım maliyetini, MAKYOL-NUROL ortaklığı 9,5 milyar dolar açıklıyor (2011 Hürriyet). Kalkınma Bakanlığı sitesinde geçen hafta yayınlanan raporda bu projenin toplam yapım değerinin 6 milyar 932 milyon dolar olduğu ilan ediliyor. 1,2 - 2,3 milyar dolar aralığında yapıldığı ileri sürülen köprüye ise yılda 14,6 milyon araç garantisi verildi. Yapım-işletim süresi (22-17 yıl) içerisinde köprü için verilen Hazine garantisinin de 11 -12,7 milyar dolar olduğu hesaplanıyor.

Bakın rakamlar net değil... Hep bir aralık hesabı çıkıyor. 2 milyar dolarlık bir işe 12 milyar dolarlık Hazine garantisi...[..]

Aslında Hazine garantili işlerin detaylarını kimse çok net bilmiyor. Çünkü bu işler hazine garantisinden de çıkarak ilgili kurum garantilerine dönüştü. Mesela otoban ve köprü garantilerini Karayolları Genel Müdürlüğü karşılıyor. Şehir Hastaneleri ile Sağlık Bakanlığı birimleri ilgileniyor.

Anlayacağınız çocuklarımızın-torunlarımızın bile hayatını ilgilendiren “geleceğe ait garantiler” bir başlık altında detaylı bir şekilde toplanmamış.

Link

Karar yazarı Mehmet Ocaktan, özgür düşüncenin önünün açıldığı gelişmiş ülkelerde bilim ve teknolojik alanda sınırsız üretimlerin gerçekleştiğini belirterek "Biz hala ‘medrese nostaljisi’ ve ‘şanlı tarih’ övünmeleri ile vakit kaybetmeye devam ediyoruz" dedi. Ocaktan, "Bugün başımıza gelenleri ‘bütün dünya tepemize çöktü, Müslümanları geri bıraktı’ retoriği ile izah edemeyiz" ifadesini kullandı.

Pazar, Nisan 02, 2017

Pişkin

Link

Başbakan, aniden Fırat Kalkanı operasyonunun bittiğini ilan edince, aklıma [sağın saçma sapan Lozan geyikleri]  geldi. Şimdi bu zihniyetin hâkim olduğu çevreden olanlara sormak isterim; Fırat Kalkanı Operasyonu’nun sonucunu zafer olarak mı yoksa hezimet olarak mı görüyorlar? Operasyon başladığında, ‘Bu daha başlangıç’ diye manşet atan gazeteden ‘tıs’ yok, daha doğrusu, ‘pıs’ var;

Link

[D]ış politikada beklentilerin boşa çıkması, yaşanan ağır yalnızlaşma ve baş edilemeyen terör saldırılarıyla, popülist söylemin tırmanışı atbaşı yürüdü. Terörün ülkeyi vurmasından, doların yükselişine kadar bütün kötülüklerin kaynağı bizim güçlenmemizi istemeyen “Batı” ydı.[..]

[B]iz bu küresel popülist dalganın neresindeyiz? Hangi tarafın değirmenine su taşımaktayız?

Daha da açık sorayım: Kendi meydan okuyucu, çatışmacı, yıkıcı dilimizin, popülizmin daniskası olduğunu ne zaman fark edeceğiz?

Link

Bugün Prof Dr. Asaf Savaş Akad ile çok önemli bir söyleşimiz var. Sohbetin uzun metni internette, kısa metin ise gazete sayfasında. Bir bölümü de ben aktarayım isterim:

“Son dönemde iktidarın bilerek toplumda var olan yabancı düşmanlığını gıdıkladığı, teşvik ettiği açıktır. Şimdilik siyasi söylemle sınırlı kalıyor. Ancak hızla ekonomiye yansıma riski taşıyor. AB ile yaşanan gerilimin Türkiye’nin AB tek pazarını terk etmesi ile sonuçlanmasının ekonomik bedeli tahminlerin çok üzerindedir. İktidar çevrelerinde buna gaz verilmesini korku ile izliyorum. Referandumla ilgili bir siyasi hesap olabilir.

Bunlar belki çok seslendirilmiyor ama vatandaş bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyor. “Döviz hesapları TL’ye çevrilecekmiş” rivayeti sürekli dolaşıyor. Gençlerin yurtdışına kapağı atma çabasını başka ülkelere pasaport müracaatlarındaki artış gösteriyor.

AKP kritik bir yol ayrımına geliyor. Bir seçenek, fabrika ayarlarına, muhafazakar zihniyet ve tarza geri dönülmesidir. Diğeri, popülizm dozunun giderek artmasıdır.

Link

Sosyal medyanın militan aparaçiklerle dolması ve kişilik infazının yaygınlaşması beklenen bir sonuç. Medyanın bu denli hızla seviye kaybettiği, gazeteciliğin amigoluğa dönüştüğü, üniversite hocalarının bile kendilerini siyasetin emrine sundukları bir ortamda, sosyal medyanın çapsızlaşması kaçınılmaz. Çünkü zaten eleştiriye açık, haddini bilen, olgun bir kültürel ortama sahip değildik.  [..] AK Parti güç dengesinde yalnızlaşırken önüne iki alternatif çıktı: Ya Meclis’i güçlendirerek meşruiyetini sağlama alacak, ya da salt toplumsal desteğine dayanarak sistemi zorlayacaktı.

AK Parti Kasım 2015 seçimleri sonrası net bir tercihle ikinci yola girdi. Ancak seçtiği yol aynı zamanda daha da yalnızlaşma ve ayrışmayı ifade ediyordu. Böyle bir ortamda toplumsal desteğin konsolide edilmesi ise tek bir anlama gelmekteydi: İslami muhafazakar kesimin ‘militanlaşması’… Kurtuluş savaşı, üst akıl, batı düşmanlığı, yayılmacılık, yerlilik millilik retoriğinin işlevi de bu oldu. Kısa zamanda Türkiye siyaseti kültürel iki kampa bölünmekle kalmadı, kültürel ayrışmanın temellendirilmesi de kaçınılmaz olarak kültürel farklılıkların kaşınmasını gerektirdi. [..]

Bugün bu ortamda, “seçilecek kişiyi ‘tek adam’ yapacak” bir sistem değişikliğini tartışıyoruz. Partiye, yasamaya, yargıya ve bürokrasiye tek başına hakim olacak biri… Bu kısa süreçte medyanın ve sosyal medyanın çığırından çıkması hiç şaşırtıcı değil. Oportünizmle bir yerlere gelmiş veya gelebilecek geniş bir kitle olaya ölüm/kalım meselesi olarak bakıyor ve ayrışmayı bilerek derinleştiriyor. Buradan büyük bir kavga üretmek ve o kavgayı kazanarak bunun meyvelerini yemek istiyorlar. Türkiye’yi belki de bir daha tamir edilemeyecek şekilde manen bölme pahasına…

Link

Murat [Aksoy] iyi bir insan, sağlam bir demokrattır.

Benim aksime, aktif siyasete de ilgi duyuyor, bu yolda planlar kuruyordu.

Sonra bildik 15 Temmuz felaketi geldi başımıza…

Murat, Atilla Taş, Ufuk, Cuma, Büşra derken Mehmet Altan, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak falan içeri alındı. Aylardır Silivri’de yatıyorlar. Ergenekon’un bir çeşit misillemesi olan suçlamalarla.

İlk dava Muratlarınki oldu. Avukatları duruşma öncesi tahliyeden umutluydu. [..Ama t]erör Örgütü’ne Üyelik davasından tahliye olan gazeteciler bu kez, darbecilik suçlamasıyla gözaltına alındı.

Bildiğiniz işkence bu… Manevi bir işkence…

Link

Dün geceden beri helikopterler şehrin tepesinde dönüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan gelecek diye şehir 1 haftadır alarmda. Birçok yol kapatılmış, her yer afiş, pankart ve bayraklarla donatılmış durumda. Hepsi birden üstünüze üstünüze geliyor.

Herkes birbirini uyarıyor, “Aman ha bugün dışarı çıkmayın, her yer alt üst” diye. Ancak ben yine merakıma yenik düşerek dışarı çıkma hatasında bulunuyorum. Pankart sektörü kendini aşmış durumda. Şehirdeki üst geçitlere bile bugün pankart giydirilmiş. Şehre giriş yollarındaki her köşe başında tank, toma, asker ve polisler var. Askerlerin elindeki kalaşnikoflar geçen arabalar ve insanlara doğrultulmuş, eller hep tetikte. Hani yanlışlıkla parmağı değse ölüp gideceksin oracıkta.

Yollarda yabancı plaka çokluğu dikkatimi çekiyor. İlk etapta gözüme çarpanlar Elazığ, Malatya, Bingöl, Urfa ve Mersin plakalarının bolluğu. [..]

Saat 16:00’a doğru artık ana caddelerin hemen hepsi kapatılmış durumda.  5 metrede bir eli silahlı polisler duruyor. Motosikletler ve tanklar ana caddelerin ortasına konulmuş. Sanki savaştaymışız gibi. Yüzlerce polis ve özel tim arasından Lise caddesinin sonuna doğru yürüyoruz. Miting için oldukça küçük bir alan, Valiliğin önü seçilmiş.  Miting alanına şöyle uzaktan bakıyoruz. Kalabalık henüz pek yok. Ancak alana doğru toplu şekilde yürüyen insan grupları da fazla sanki. Ellerinde Türk bayrakları ve AKP flamaları olan bu kişiler Diyarbakırlıya pek benzemiyorlar. Nitekim otoparklarda ve miting alanında çevre illerden gelen birçok minibüs ve dolmuş olduğunu öğreniyorum. Hatta Osmanlı Ocakları başkanları bile gelmiş. Lise caddesi üzerindeki esnaf ise kendi işine bakıyor. Kahveler dolu.

Özel timler, kalaşnikoflar arasında kısa turumuzu atıp, belediyenin karşısındaki pastaneye oturuyoruz. Pastanedeki televizyondan Erdoğan’ın konuşmasını canlı dinlemeye başlıyoruz. [..]

Büyük olasılıkla diğer Amedliler gibi beni de can evimden vuran cümlesi ise şu oldu: “Bizzat ben Belediye Başkanlığı elinden zorla alınmış, hapse düşmüş birisiyim.” Önce bunu yanlış duyduğumu düşünüyorum. Ama yok gerçekten söylüyor. Seçilmiş belediye başkanı zorla hapse atılmış, yerine kayyum atanmış bir şehirde bunu söylüyor Cumhurbaşkanı. 84 belediye başkanımız cezaevine atılmamış gibi[..]

Hemen karşımda kayyum atanan belediye binamızın önündeki yüzlerce asker polis ve özel time bakıyorum. Pastane çalışanları da belli ki Erdoğan’dan sıkılıyor. Televizyonun sesini kısıp, bir Ahmet Kaya cd’si takıyorlar. O sırada tüm bu asker, polis, özel timlerin arasında elinde bir “hayır” bayrağını sallayarak yürüyen bir genç görüyoruz. “İşte bu” diyorum, “benim halkım bu”. Erdoğan’ın görüntüsü arasında Ahmet Kaya yüksek sesle söylemeye başlıyor:

Yeryüzündeki acıların hepsini, hepsini tattım heder oldum 
Ekmeğime tütün kattım, beni milyon kere yaktılar üst üste 
Bir anka kuşu gibi anne, bir anka kuşu gibi 
Kendimi külümden yarattı… 

Link

Ha bire "kandırıldık" diyorlar, ya kandırmışlarsa?

Yıllarca Fethullah Gülen'le beraber yürüdüler, ortaklık bozulunca "Kandırıldık" dediler, çözüm süreci yaptılar, süreç bozulunca "Kandırıldık" dediler, Rusya krizinde aynısını söylediler, velhasılı saymakla bitmez, her duruma bir kılıf bulundu ve bağlılar da inandı. Ya kandırdıkları? Kandırılma mevzusunu tartışmayacağım, asıl mesele kandırma sorunu.

Ak Parti iktidarının ilk yıllarında AB'ye girmek için büyük gayret sarf etti, bunu vesayetçi askerlerden kurtulmak için yaptığı demokratikleşme konusunda çok samimi olmadığı yıllar sonra ortaya çıktı. Gücü eline geçirdiğinde çok kişiyi hayal kırıklığına uğratacaktı. Dindar entelektüeller, sosyal demokrat olmasına rağmen ve camiasının büyük baskısına rağmen "Yetmez ama evet" diyenler, muhafazakar demokrat olup demokrasi bekleyenler, devlete son bir şans tanıdığı için Ak Partiye güvenen Kürtler, azınlıklar için demokrasi vaatlerine inananlar günün sonunda büyük hayal kırıklığına uğrayacaktı. Ak Parti yıllarca kendilerine vaatler etmiş, sonunda hoyrat bir tavırla onları ezip geçmişti. "Kandırıldık" söylemlerinin yoğunluğundan bu sorgunun yapılamadığını görüyoruz.

Kandıranlar nasıl oluyor da bu kadar pişkin? Nasıl oluyor da bu kadar rahat? Zira dev bir kutuplaştırma gayreti, fanatizm ağı var. Şu Ülker reklamı dolayısıyla demokrasi nöbetine koşanlar varken kandırmayı göstermeyip, "kandırıldık"ı anlatmak çok zor değil gerçi, ama öbür taraftan  bu komplo komedisi bizim milletin ruh halinin hiç iyi olmadığını gösteriyor, bir doktor olarak bu hali hiç iyi görmüyorum

Link

Murat Aksoy ‘FETÖ’cü’ sıfatının hakkında rahatlıkla kullanılabileceği bir kişiliğe sahip değildir.

Siyasi kimliği ‘orta sol’ alanda oluşmuş.. demokrasi içerisinde herkesin görüşlerini serd etme hakkı olduğuna inanan.. zor duruma düşürülmüşlerin yardımına koşmayı görev bilen bir kişiliktedir Murat Aksoy… [..]

‘FETÖ’nün medya örgütü’ davasından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı akşam.. bu defa.. ‘darbeye destek’ çıktığı iddiasıyla tutuklandı Murat…

Hakkında isterse 10 dava açılsın, “Adaletin kestiği parmak acımaz” diye sineye çekilebilir. Ancak her açılan dava özgürlüğü de elden aldığında.. bu.. başka bir cezalandırma biçimi haline dönüşüyor…

İçeride 7,5 aydır yatan, iddianamesi hazır ve savcının da serbest bırakılmasını talep ettiği bir kişinin.. farklı bir dava konusu yüzünden.. yeniden gözaltı ve tutukluluk işlemine maruz bırakılması.. en başta adalet duygusunu zedeler… [..]

‘Suç’ işlediği mahkeme kararıyla sabit olan kişi/ler, gazeteci iseler, diğer suçlular ile aynı muameleyi görmeliler.

Ancak yargılandıkları süre içerisinde hapiste yatmaları gerekir mi?

Hangi kanıtları karartabilir bu insanlar? Burada kök saldıklarına, çoluk-çocuk sahibi olduklarına göre, nereye kaçabilirler?

İstenen, tutuksuz yargılanmalarıdır.

Perşembe, Mart 30, 2017

“Yeni Türkiye”ye ne oldu?

Link

Ne gerekçeyle çıkmış olursak olalım, askerimizin Suriye’den çıkması iyi haberdir.[..]

Ankara’nın bütün tepkilerine rağmen, Suriye’de yeni bir yapılanma ortaya çıkarken PKK’nın uzantısı olduğunu kimsenin inkar etmediği PYD-YPG ile birlikte çalışma konusunda Amerika da Rusya da geri adım atmadı. Suriye krizinin içine gömülmenin Ortadoğu bataklığına gömülme tehlikesini büyüttüğünü Ankara’nın şahinlerinin de kabul etmiş olması önemlidir.

“Fetih” edebiyatının da haritaya bile bakmayanları heyecanlandırması her zaman mümkündür. Ama bunun üzerine bir siyaset kurma imkansızlığını da bir kez daha görmüş olduk.

Şu anda Suriye yükünü, sığınmacılar dışında sırtımızdan atmış bulunuyoruz. Temenni ve katkımız ise Suriye’de güvenli bir ortamın oluşması ve sığınmacıların ülkelerine dönmesinin sağlanması yönünde olacaktır.

Link

Ankara Rusya’nın ekmeğine karşılıksız yağ sürmeye devam ediyor. NATO silâh sistemleriyle uyumsuz SS 400 füzeleri siparişini gündeme getirerek, diğer yanda NATO’nun üye olmayan dost ülkelere yönelik “Barış için Ortaklık” programını Avusturya ile olan AB bağlantılı husumet nedeniyle engelleyerek Rusya’nın elini güçlendiriyor. Tekrar edelim, karşılıksız.[..]

Rusya’nın, ne de ABD’nin sahadaki yegâne ciddî kara gücü olan Kürdleri gözden çıkarmayacağı netlik kazandı. Artı, Antakya sınırıyla TSK kontrolü altındaki bölge arasında tecrit olmuş Afrin’deki mevcudiyetiyle Rusya Türkiye’ye “dokunma” mesajı verdi. Artı, Cenevre barış müzakerelerinde Kürdlerin de olması gerektiğini bir kez daha dile getirdi.

Astana sürecine gelince, bölgeyi yakından bilen ve gözlemleyenlerin aktardığına göre Rusya ile Türkiye arasında Ankara’nın umduğu ortaklık ve işbirliği namevcut. Ankara’nın ikna kabiliyeti filan olmadığı ortaya çıktı. Her hal ve karda Rusya için Kürdler gibi Esad yönetimi de Türkiye’den daha değerli.

Link

2016 yılında Merkez Bankası başkanının (bağımsız) konuşamadığı bir siyasi tabloya ulaştık.

Bağımsız kurum olan MB yerine, para politikasında tüm piyasanın gözü diğerlerin ağzına çevrilmişti. Biri “faiz artırmam”, diğeri “döviz sattırmam” diyerek Merkez Bankası’nın hem bağımsızlığını hem de hamlelerini boşa çıkartıyorlardı.Ve bu süreçle Türkiye’yi hiç yoktan bir ekonomik sıkıntının içine atmış olduk.

Ne zaman ki, Merkez Bankası ‘izin aldı’ ve “örtülü faiz artırdı”, işte o zaman dolardaki hızlı yükseliş yerini sakinliğe bıraktı. Ne zaman bağımsız uzman kurum çalıştı ve bireysel inanca dayalı para politikasından vazgeçilerek, bilimsel politikaya dönüldü, o vakit krizin etkileri hafifledi.

Dün sayın Başbakanımız da “mevcut sistemin Türkiye’nin büyümesine ayak uyduramadığını” söyledi. Eğer, yeni sistemle inanca dayalı para politikası uygulamaya yeniden kalkarsak acaba bizim dış mihraklar teorimizi bu millete nasıl anlatacağımızı da hazırlamamız gerekiyor.

Rakamlar sorunun ne “dış mihraklarda” ne de “iç mihraklarda” olduğunu göstermiyor. Sorun galiba “inanca dayalı para politikası” ile “bilime dayalı para politikası” arasındaki değişimde yatıyor.

Link

TÜİK’in son kağıt hesabı yapılmadan önce dünya ekonomik sıralamasında 19. sıraya kadar düşmüştük. Hatta kur artışı eşliğinde ve ekonomideki yanlış yönetim sıkıntıları nedeniyle 2016 yılında yapılan hesaplar, Türkiye’nin Dünya ekonomik liginde 2 basamak daha kaybederek 21. sıraya düşeceğini gösteriyordu. İşte tam bu sırada TÜİK’in yeni hesap sistemi imdada yetişti ve 137 milyar dolarlık kağıt hesabı artışla, GSYH’mız 720 milyar dolardan 856 milyar dolara yükseliş yaşadı.[..]

[S]imdi hiç kağıt hesabı üzerinden GSYH’nın yeniden değerlenmediğini düşünün. Acaba yerimiz ne oluyordu? Suudi Arabistan’ın bile gerisine düşerek 592 milyar dolar ile 21. sırada yer alacaktık. Hatta 2016 yılı verileri açıklandığında muhtemelen eski seriye göre (87 bazlı) Arjantin’in bile gerisine düşmüş olacaktık. İşte bütün bu sıkıntılarımıza TÜİK çözüm oldu ve iki kez milli gelir hesabını revize ederek yükseltti.

Bu revizelerin ilkinde 127 milyar dolar ve ikincisinde de 137 milyar dolar GSYH artışına giderek herkes mutlu oldu. Böylece ülkemiz dünya ekonomik sıralamasında 21. sıranın da  altına düşmeden 16-17 sıralarında tutunmayı başarmış oldu.

Ne diyelim: Kalem sende kağıt sende; yaz büyüt, çiz büyüt.

Adı da ekonomik mucize olsun.

Sorun çıkınca da dış mihraklar diyerek çözüm bulmaktan başka geriye ne kaldı ki?

Link

Avrupa Birliği üyeliği iddiasıyla iktidara gelen AKP’nin Türkiye’yi getirdiği nokta gerçekten ürkütücü ve iç acıtıcı. Bütün komşularıyla, Rusya ile, Avrupa Birliği ile, Amerika ile ciddi ve derin sorunları olan ve bu nedenle ağır bedeller ödeme noktasına gelmiş bir ülke Türkiye.

Soft power’ını bir kenara atarak sadece hard power’a dayalı bir güç olmaya çalışan Türkiye’nin askeri gücünün tartışmalı olduğu El-Bab operasyonu sırasında bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Kendi halkına karşı işleyen bir kaba gücü var şu anda Türkiye’nin.[..]

Her alanda itibarı, uluslararası ilişkileri zedeleyecek gelişmeler yaşanıyor.[..]

Kürtler, Irak’ta, Suriye’de kendi kendini yönetmeye hazırlanırken Türkiye’de siyaset yapmak isteyen Kürtlere verilen bu cezalar, daha çok şiddet, istikrarsızlık ve kaosun önünü açmaktan başka bir sonuç vermeyecektir.

Sonuç itibariyle, 15 Temmuz darbe girişimiyle eline geçen şansı heba eden, toplumsal birlik yerine ayrılığı teşvik eden yönetim aklı, Türkiye’yi uluslararası platformda iyice yalnızlaştırırken içeride de toplumsal barışın temelini dinamitliyor.

Link

[O]lması gerekeni ve bugünün dünyasına adapte olmayı temel alan bir normalleşme AK Parti’ye de uzun vadeli bir iktidar alanı açmaktaydı. Gerçekçilik bu partinin söz konusu ilkesel çizgiden kopmamasını ima ediyordu. Ama öyle olmadı… Bugün geldiğimiz nokta epeyce farklı. AK Parti eskinin bastırılmış ve kabuklaşmış cemaatçi dünyasına geri dönmeyi tercih etmiş gözüküyor. “Yeni Türkiye” artık önümüzdeki dönemin sloganı değil, olsa olsa geride bırakılan partili demokratların hayali… Normalleşme hedefinin yeri ise bugün “yerli ve milli devrimcilik” klişesi ile doldurulmaya çalışılıyor.

Yoksa aynen Kemalizm’in yaptığı gibi, AK Parti de kendisine iktidar alanı açma ve o alanı tahkim etme uğruna normalleşme hedefinden uzaklaşıp, kendi tahayyülünün normlarını hâkim kılma sevdasına mı kapılıyor? “Eski Türkiye”ye karşı çıkarken, bir başka “Eski Türkiye” olmaktan öte hiçbir anlamı olmayacak bir maceraya mı sürükleniyoruz? Üstelik ülkenin normalleşmeye elverişli sosyolojik ve zihni zemine sahip olduğu bir dönemde…

Link

Referanduma gidecek olan bizdeki tasarının sorunu da bu. Keyfiliği ve genelde antidemokratik bir yönelimi engelleme hedefi gütmeyen, suistimale karşı denetleyici tedbir almayan bir düzenleme. Nitekim tasarıyı savunmak isteyenler yeni düzenlemenin demokratik olduğunu söylemiyorlar. Antidemokratik yönleri olsa da, şu anki sistemin de zaten aynı derecede antidemokratik olduğunu öne sürüyorlar. Bu mantığa göre anayasa değişikliği sadece yürütme alanına ait bazı sorunları çözüyor. Sistemde var olan diğer sorunların ise aynen devam edeceği ve oradaki zaafı yeni sisteme yüklemenin adil olmadığı söyleniyor…  

Oysa getirilen sistemin antidemokratik ‘yönlerinden’ bahsetmek biraz abes, çünkü zaten bütün olarak demokratik seviyeyi yükseltme amacıyla üretilmiş değil. Ayrıca yeni bir sisteme geçilirken daha demokratik bir düzen için çaba harcanmamasını ve eski antidemokratik yapının korunmasını savunmak da zor. Ama asıl mesele yazının giriş paragrafındaki tespitle alakalı… Kötü başkanlık sistemleri en kötü parlamenter sistemden bile daha antidemokratik, çünkü siyasi yapının keyfiliğe açık olan yönleri daha kolay suistimal edilebiliyor. Yani elinizde zaten antidemokratik bir sistem varsa, parlamenterden başkanlığa geçerek onu daha da olumsuz bir yapıya dönüştürebiliyorsunuz. Öyle ki sonuçta rejimin ilkesel zeminini zayıflatabiliyorsunuz.

Nitekim yeni sistemi savunanlar tartışmalarda şu sorularla karşılaşıyor: Cumhurbaşkanlığı sistemini düşünürken şu an var olan sistemin antidemokratik unsurlarını niçin değiştirmediniz? Bu antidemokratik zeminin keyfi bir yönetime yol açma ihtimaline karşı niçin tedbir almadınız? İtiraf etmek gerek ki bu soruların inandırıcı bir cevabını bulmak hiç kolay değil.

Bu nedenle medyada gözüken AK Partililer iki farklı yol deniyorlar. Biri uygun örnekler vererek Cumhurbaşkanlığı sisteminin o kadar da sakıncalı olmadığını göstermeye çalışmak. Ne var ki hem uygun olmayan örneklerin gerçekleşme ihtimali daha fazla, hem de yeni bir düzenleme yapıldığında ‘inşallah herkes doğru davranır’ varsayımına dayanmanın gerçekçi bir yanı yok. Aksine yapılacak değişimin kötüye kullanılma ihtimalini ortadan kaldıran bir düzenleme olarak ele alınması beklenir.

Diğer yol ise seçilecek kişinin suistimale yeltenmesi, örneğin art arda ‘yanlış’ kararname çıkarması durumunda kendisinin kaybedeceği varsayımı. Toplumun buna izin vermeyeceği söyleniyor… Oysa hiç de öyle olmayabildiğini, toplumun yapılanları sineye çekmek durumunda kaldığını tecrübemizle biliyoruz.

Link

[O]nümüzdeki anayasa tasarısının yaptığı şey tek merkezli bir yürütme oluşturmak mıdır?

Hayır. Bu anayasa Meclis’i de Yargı’yı da seçilmiş başkanın kontrolü altına vermeyi dizayn eden bir metindir. Ve bunu yaparken hiç de ince bir işçilikle; gözden kaçabilecek bir sofistikasyonla yapmamaktadır. Maddeler açık seçik bağırmaktadır: “Bu ülkede yasama, yargı ve yürütme seçilmiş başkanın elinde toplanacaktır…”

Neden cumhurbaşkanının partili olmasına izin veren değişikliğe gidildi?

Neden başlarda sözü edilen Seçimler ve Siyasi Partiler Kanunlarında değişikliğe gidileceğine dair taahhütleri duymaz olduk hiç?  Mevcut seçim ve siyasi partiler yasalarının parti başkanlarına yasama organına gidecek her bir kişiyi mutlak belirleme gücü verdiğini bilmeyen kaldı mı bu ülkede? Tayyip Erdoğan önümüzde yapılacak bütün seçimlerde Ak Parti başkanı olarak bu partiden Meclis’e gidecek her bir milletvekilini belirlemeyecektir diyecek bir kişi var mı?

Peki neden cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimleri aynı gün ve aynı periyodlarla yapılıyor? Yasama organına kişilik kazandırmak, halkın değişen koşullara göre oluşumunu yeniden belirlemesine imkân tanımak isteyen bir iradenin farklı düzenleme yapması gerekmez miydi? Bunun ABD başta olmak üzere örnekleri var dünyada. Farklı aralıklarla, farklı sayılarda milletvekilinin yenilenmesini sağlayan seçimlerle, parlamentonun hem temsil gücü sürekli kılınabilir hem de başkanın iradesinden bağımsızlaştırılabilirdi. Bu neden istenmedi?

Şunun için istenmedi: Başkan sadece yürütmeye değil, parti başkanı olarak yasamanın çoğunluğuna da hâkim olsun diye düşünüldü.

Fakat bununla da yetinilmedi. Başkan, yasama organının kanun yapma yetkisine de ortak kılındı. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri getirildi. Bu yetki şimdi, “Anayasa’ya ve yasalara aykırı olamaz; yasayla düzenlenen bir konuda ve insan hak ve özgürlükleri kapsamında kararname çıkartılamaz” denilerek önemsizleştirilmeye çalışılıyor. Oysa kanun gücünde kararname çıkartmak yetkisi -özellikle parti başkanı olarak parlamento çoğunluğunu şekillendirme iradesine sahip bir başkanlık sisteminde- olağanüstü bir yetkidir. Muhalefeti iyice etkisizleştirecek denetimsiz bir yasama aracına dönüştürülmeye çok müsaittir.

Başkan bütün bürokrasiye hiçbir denetim ve onay mekanizması olmaksızın dilediği her atamayı yapma yetkisine sahip kılınıyor. “Kişilikli parlamento” ya, yapılan atamaları resmî gazeteden izlemek işi kalıyor.

Yargı faslı da aynı mantıkla düzenlenmiş.

Her yazıda yazdım, bir daha yazayım. 13 HYK üyesinin 6 tanesini cumhurbaşkanı doğrudan belirliyor. Kalan 7 üyeyi cumhurbaşkanının listesinden milletvekili olanların çoğunluğu oluşturduğu parlamento seçecek. Bu kadar açık bir matematik gerçeği gizlemek için kullanılan argümanlar insan aklını küçümser nitelikte.

Mesela dikkat ediyorum hiçbir evetçi yazar HYK’nın 6 üyesini cumhurbaşkanının doğrudan seçtiği gerçeğini dürüstçe adını koyarak söyleyemiyor. Genellikle söylem şu: “cumhurbaşkanı 4 üyeyi doğrudan seçiyor. Adalet Bakanı ve müsteşarı da kurulun doğal üyesi”… Peki bunu yazan arkadaşlarımız Adalet Bakanı ve müsteşarını cumhurbaşkanının seçtiğini bilmiyorlar mı? Normalize etmenin, gözden kaçırma çabasının, bilinç altını böyle pırtlatması gerçekten gülünç değil mi?

Hemen ardından da Meclis’te nitelikli çoğunluk gerektiği argümanı geliyor. Sanki bu 7 üyenin içinde cumhurbaşkanının dilediği en az bir üyeyi seçtirmesine engelmiş gibi.

Bu da yetmezse, meselenin kimin seçtiğiyle ilgili olmaktan çok yargı kadrosunun kalitesiyle ilgili olduğu, yargının Türkiye’de hep vesayetin aracı rolü oynadığı vs argümanları yardıma çağrılıyor.

Başvurulan bir yanıltmaca da yargı yapısının seçilmişlerin iradesine dayanarak oluşması gerektiği ve cumhurbaşkanının yetkisini buradan meşrulaştırma gayreti. “Başka öneriniz mi var? Yargı eskisi gibi kooptasyon yoluyla kendi içine kapalı seçimlerle mi üretsin kendi hiyerarşisini” diye soruluyor.

Sanki, yargıyı yöneten kurulun Meclis içinden ve gerekirse partilere kotasyon imkânı da sunularak uzlaşmayı, pazarlığı şart koşacak usullerle seçilmesini sağlamak, çoğulculuğu güvenceye almak mümkün değilmiş gibi. Sanki, halkın iradesini sadece cumhurbaşkanı temsil ediyor; Meclis fasulyedenmiş, halka dayalı meşruiyetin taşıyıcısı olamazmış gibi.

Özeti şudur: Türkiye’yi yöneten irade koşulları değerlendirmiş ve önümüzde görünür dönemde bütün iktidarın (yasama, yargı ve yürütme) tek bir elde toplanmasına karar vermiştir. Bunu referandumda halka onaylatma çabası içindedir. Gerisi laf ü güzaftır.

Link

Avrupa ülkeleriyle ilişki kalitemizdeki düşüş, dinmek bilmeyen bir rüzgarla günden güne erimekte. Norveç hükümeti bile sıraya girdi, darbecilerin ilticasını imzalamakta. Son dönemin parlak müttefiki Rusya ile var olduğunu sandığımız ilişkinin ise daha meyve sebze ambargosunu aşamadığı anlaşıldı. [..]

Düne kadar, tek derdimiz Suriye meselesiydi; “İyi olmadı, yanlış yaptık” deyip, başka dert yok diye avunuyorduk, şimdi dosyaların hepsi irili ufaklı Suriye olup çıkıverdi.

Hariciyemiz her gün, bir ülkeye bir meseleden dolayı “kabul edilemez” demekten bitap düşmüş halde.

Değil Türkiye gibi imkanları, gücü sınırlı ve belli olan bir ülke, süper güçler dahil hiçbir demokrasi, dünyayla işi, alışverişi olan hiçbir ülke bu kadar ağır bir yükü taşıyamaz.

Mesele kim haklı, kim haksız meselesi değildir. Yani tek tek sayarsak “Amerika ayıp ediyor, Hollanda saygısızlık yapıyor, İran ikili oynuyor vs…” deriz. Öyle gerekçeler var ki anlatıp kendimizi rahatlatırız. Ama işimize yarar mı? Derdimizi çözer mi?  Evet, haklı olduğumuz çok konu da vardır. Ama problemleri, tek tek sayıp hepsinde ne kadar haklı olduğumuzu söylemek kendimizden başkasına ne ifade eder?

Sakın ola bu manzarayı “Dünya zaten bize karşı, hepsi elbirliği yapmış bizi çökertmeye çalışıyor” diyerek de izaha tevessül etmeyelim. Birbiriyle kavgalı ülkelerin bile bize antipati duyduğu dünyada böyle bir analiz, durumun vehametini artırmaktan başka işe yaramaz.

Bir şey söyleyeceksek önce, 15 Temmuz gibi seyri ve perde arkası apaçık, aleni bir darbe teşebbüsü vak’asında, en yakın müttefikleri dahi neden ikna edemediğimizi sormalıyız.  Veya yeryüzünün en uzun süreli ve en kanlı terör eylemlerine imza atan PKK’nın Suriye’de etkinliklerini durdurmakta neden destek bulamadığımız sorgulamalıyız.

Bırakın destek bulmayı, biz ABD’ye, Rusya’ya “İlişkilerinizi kesin, bu örgüt içeride canımızı yakıyor” dedikçe, ikisi de PYD ile ilişki geliştirmek için birbiriyle yarışıyor. En büyük iddiamız Menbiç’in PYD’den arındırılmasıydı, o bahis de istemediğimiz şekilde bitti. Yetmedi, Putin Afrin’de PYD’yle birlikte bayrak dolaştırmaya başladı.

Bir büyük meselede dışlanmışsanız, değer görmüyor ve çabalarınız karşılıksız kalıyorsa her meselede sıkıntı yaşarsınız. Türkiye şimdi bu sarmala mahkum olmuş durumdadır.

Alman istihbarat başkanı “FETÖ için ikna olmadık” diyor. Feveranımız bitmeden ABD istihbaratının da aynı kanaatte olduğunu öğreniyoruz. Onlar da 15 Temmuz’un arkasında FETÖ’nün olduğuna inanmıyormuş. Onlar mı inanmıyor, biz mi ikna edici değiliz? Yoksa daha kötüsü; ikna edici bile olsak umurlarında değil mi?

İslam coğrafyasında olup bitenlere hiç olmazsa ses çıkarırdık, ses veremez olduk. Rusya Halep’i katletti sustuk, şimdi ABD bir taraftan başladı yine suskunuz.

Sıradışı bir daralma, hiç normal olmayan bir sıkışıklık yaşıyoruz.  “Düşman azaltalım, dost artıralım” demiştik. Keşke, “Olduğu gibi kalsın, o da yeter” deseydik.

Meseleler karşısında bilhassa da ülke meselelerinde gerçekçi olmak, bütün ayrıntıları birlikte görüp değerlendirmek kadar doğru bir şey yoktur. Hiç olmazsa gerçeği görelim. Bizi bu durumdan bir mucize kurtaracak değildir. Bir görünmez el dokunup her şeyi halledecek de değildir. Sandığımızın aksine dünya sistemi böyle çalışmıyor. Kelimenin tam anlamıyla gerçekçi olmak, gerçeği kabullenmek ve bir vakitler nasıl yapıyorsak yine aynı şekilde gereğini yapmaktan başka yol yoktur. Esasen, başka yola gerek de yoktur.

Pazartesi, Mart 20, 2017

Panik

Link

24 Kasım 2015’de Rus uçağını düşürdüğümüzde ortalık “bir Rus uçağı daha olsa da düşürsek” söyleminden geçilmiyordu. O tarihlerde Rusya bizim en büyük düşmanımızdı. Bir çok gazetenin manşeti ‘hain Rus’ haberlerinden geçilmiyordu. Tarihi Rus ihanetleri hatırlanıyor, tarihi düşmanlık manşetlere taşınıyordu.

[Yapılan yanlışı sonra a]nladık ama bu sefer de ipin ucunu diğer taraftan kaçırdı.

‘Moskoftan dost olmaz’ tezinin yerine ‘Moskoftan başka dost olmaz’ tezi geldi.[..]

Ama dün Ekonomi Bakanı Sayın Nihat Zeybekçi’nin dediği gibi meyve-sebzede hala yarıdan fazla yasakla karşı karşıyayız. Yasaklı ürünlerin başında ise domates ve hıyar gibi çok ürettiğimiz ürünler geliyor.

Link

Siyasi kültürümüz her şeyi sulandırma ve sığlaştırma konusunda yüzyıllara dayanan bir geleneğe sahip. Son dönemde ‘yerlilik’ kavramı da bu türden bir fırsatçı suikaste kurban gitti. Bu önemli kavram, gelenekçi muhafazakarlığı ima eden ‘yerelliğin’ aksine, toplumun karmaşık ve çoğulcu sentezine gönderme yapıyor. Kişiyi kendisini aşan bu çoğulculuk adına düşünme ve hissetmeye davet ediyor. Yerliliği temel alan bir millilik anlayışının ille de dışlayıcı ve içe kapanmacı olmayacağını, toplumun çıkarlarını zihinsel anlamda ucu açık, özgüvenli ve paylaşımcı bir bakış içerisinde hayata geçirmeyi hedefleyebileceğini tasavvur edebiliriz. Ancak şu an Türkiye’de tersi yaşanıyor… Eski ve kaba millilik anlayışı yerliliği boğup kendisine malzeme yapıyor. Dolayısıyla yerliliğin içi boşalmış, vasat milliyetçi militanlığa kurban verilmiş durumda.[..]

[İ]deolojik kimlik etrafında oluşan cemaatleşmelerde, yüksek değerlere sahip olanlara büyük sorumluluk düşer. O değerlere sahip çıkmaları ve kendi içlerindeki düşük manevi vasıf ya da yetenek sahibi kişilerin ‘doğru’ davranmasını sağlamaları gerekir. Misal olarak yerli/milli klişesi etrafında oluşan siyasi cemaatin içinde birçok akılsız/ahlaksız kişi de olabilir. Nitekim bu durum bütün ideolojik cemaatler için aynen geçerli. Bu durumda yerli/milli cenahta yer alan akıllı/ahlaklıların bir şeyler yapması, içe dönük bir düzeltme ve ayıklama çabası göstermeleri gerekmez mi?

Link

Zorbalığın utanması yok. Olmaz da. Sermayesidir arsızlık. Geçmişi yüzlerce yıla dayanan dostane ilişkilerin üzerine kezzap suyu döktükten sonra hasılata bakıyor. [..] Bu iktidarın Türk siyasal literatürüne bıraktığı miras katıksız istismardır.[..]

AKP’lilere “Bizi tutuklayacak halleri yok, burası Türkiye mi” dedirtecek kadar güven içinde yaşadıkları Avrupa’da, bundan sonra karşılaşacakları sıkıntılar da hasılatın gurbetçiye düşen tarafını oluşturuyor.

Rotterdam’ın Müslüman belediye başkanı nasıl oyuna getirildiklerini günlerdir anlatıyor. Yalan, dalavere ve şantajla dış politikanın bedeli ağır olur. Kendileri de tehditlerin arkasını getiremeyeceklerinin farkındalar. ‘Güçlü Türkiye’nin yaptırım tehdidi diplomatik ilişkileri kesmekle sınırlı kaldı. Bu yüzden de Rutte dalgasını geçti: “Yeni yaptırımlar çok da kötü değil! Bizim orada çok büyük yatırım pozisyonumuz var. Ya bir numarayız ya da iki. Bir şey yapmamalarını anlıyorum.”

Ekonomi alarm vermeye başlamışken Hollandalı şirketlere kapıyı gösterecek değiller ya! Ya da Başbakan Binali Yıldırım’ın gemiciklerini Hollanda sahillerinden çekecek halleri yok ya! [..]

Milliyetçi-muhafazakâr çevreler portakal hançerleyerek Avrupa’ya haddini bildirmenin gururunu yaşayabilirler. Fakat bu sarhoşluk, Türkiye’nin artık bir ‘sorun’ olarak görüldüğü gerçeğini değiştirmez. Sadece Avrupa’daki aktörler değil ABD de 16 Nisan referandumunu etkilememek için sözlerini ertesi güne saklıyor.

Link

Erdoğan’ın iddiasının aksine, Türkiye Musul operasyonunda olamadı. O dönem arasının limonu olduğu Rusya da, Irak yönetimi de, Washington da buna izin vermedi. Erdoğan bu iddialı lafları ettiğiyle kaldı.

Daha geçtiğimiz hafta El-Bab harekatının gittiğini, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Minbiç’e ilerlediğini iddia etmişti Erdoğan, El-Cezire televizyonuna yaptığı açıklamada. Amerika’nın ardından Rus güçleri de bölgede bayrak gösterince durumun böyle olmadığı bütün çıplaklığıyla anlaşıldı.

Murat Yetkin’in dün Hürriyet’te yazdığına göre, Suriye ile ilgili iddialı sözlerinin boşa düşmesi bununla da sınırlı değil. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Antalya’da düzenlediği üçlü zirvede Rus Genelkurmay Başkanı, Akar’a resmen “Artık Suriye’den çıkma zamanınız geldi” demiş. Yani, El-Bab’ta bile kalmanız tartışmalı.

Rusya’ya yazılan özür mektubu, sürekli gündemde tutulan S-400 füzeleri alımı bile Putin’in Suriye politikasını milim etkilemedi. Rus lider, Erdoğan’ın Moskova’da ısrarla gündeme getirdiği PYD’nin Moskova Bürosu’nun kapatılması çağrısını duymazdan geldi. Erdoğan’ın bütün bağırıp çağırmasına rağmen, ne Amerika ne de Rusya, PYD’yi terörist ilan etmeye yanaşmadı.

Bir ülkeyi en üst düzeyde temsil eden bir şahsiyetin, böyle iddialı laflar edip sonra arkasında duramaması o kişinin de, ülkenin de itibar ve inandırıcılığını doğrudan etkiler. Bölge güçleri ve Batılılar için Türkiye şu anda sürekli esip gürleyen ama bir eylem yapamayan ülke görünümündedir.

Hollanda’da yaşanan krizde tanıklık ettiğimiz diplomasi sefaletinden sonra ciddiye alınma ihtimali de kalmamıştır zaten.

Batılılar için Türkiye, katlanılması gereken belalı bir ülke durumuna düşürülmüştür. Dış politikanın iç siyasete alet edildiği, referandum sonrası herkesin her şeyi bir anda unutacağını düşünen bir zihniyetle tehlikeli bir biçimde yönetiliyor Türkiye.

Bir Bakanı’nın Hollanda tarafından ‘İstenilmeyen Kişi’ ilan edilmesi nedeniyle 10 yıl boyunca Schengen ülkelerine giremeyeceği gerçeğinin farkındaymış gibi davranıyor. Hollanda’nın bu kararlı tutumuna karşı verdikleri tek tepki, tatildeki büyükelçinin geri gelmesine izin vermemek. İlişkilerin düzeyini düşürmeye bile cesaret edemiyorlar. Çünkü bölgede de, Avrupa’da da, Birleşmiş Milletler’de de yapayalnız olduklarını biliyorlar.

Radikal İslamcı söyleme yaklaşan açıklamaları, önüne geleni Nazi ve faşist ilan etmeleri, bunu yaparken Birleşmiş Milletler’in Kürt coğrafyasında vahim insan hakları ihlalleri yaşandığına ilişkin bir rapor yayınladığını görmezden gelmeleri itibar çizgilerini daha da aşağı çekiyor.

Daha 1915’le yüzleşmemiş, ısrarla inkarcı bir politika sürdürmüş Türkiye’nin Nazizm’e ağır bedeller ödemiş ülkelere insanlık ve tarih dersi vermeye kalkması bile başka vahim bir nokta elbette.

Ekonomiden, diplomasiye, hukuktan insan haklarına kadar her alanda tarihin en büyük çöküşünü yaşıyor Türkiye. Bedeli elbette ağır ödenecek ülke tarafından.

Link

Anayasa değişikliği konusunda MHP seçmenlerinin büyük bir kısmının, AKP seçmenleri arasında dikkat çekici bir azınlığın kararsız kaldığını, sandığa gitmeme veya hayır oyu vermeye yatkın olduklarını birçok araştırma gösteriyor. İktidarın “hayır” oyu verme çağrısında bulunanlara karşı ağır hakaret niteliği taşıyan suçlamalarında dozu giderek arttırmasının nedeni bu. Hayır oyu verecek olanları terörizmle ilişkilendirebilmek için, kaybetme korkusunun aklı ve dili bütünüyle hâkimiyeti altına almış olması ya da propaganda sanatının en karanlık ustalarından Gobbels’in şeytani zekâsına ve hiçbir sınır tanımayan cüretine sahip olmak lazım.

Bu kaybetme korkusunun yarattığı panik hali, uluslararası ilişkilerde, telafisi orta vadede son derece zor bir tahribatı göze alarak kullanılan sıfatlara, diplomasi tarihinde görülmemiş girişimlere neden oluyor. Diğer taraftan, askeri darbe sonrasında sıkıyönetim altında yapılan anayasa referandumlarından hiç farkı kalmayan bir hayır kampanyası yasağı ve fiili engellemeler giderek artan biçimde uygulanıyor.

Ama görünen o ki, AKP tabanında ve yerel teşkilatlarında “Cumhurbaşkanlığı sistemi” olarak tanımlanan yeni rejimde, seçmenle seçilen arasındaki ilişkinin öneminin kalmayacak olmasının yarattığı endişe yaygın. Yürütmenin hem devletin hem hükümetin başı olan cumhurbaşkanı tarafından tayin edilenlerden oluşması ve cumhurbaşkanlığı sekreteri konumunda olacak bakanların varsa seçmenleriyle bağlarını koparmaları, Türkiye’de on yıllardır yerleşmiş bir seçmenvekil ilişkisinin varlık nedenini ortadan kaldırıyor. Bin odalı sarayda toplanmış cumhurbaşkanlığı kabinesinin seçmenle yegâne bağı cumhurbaşkanı olacak. O da beş yılda bir seçim kampanyasında.

Bunun, iktidar partisi başta olmak üzere, yerel teşkilatlarda yaratacağı boşluğu tahmin etmek zor değil. Nitekim AKP yerel teşkilatlarında anayasa referandumu kampanyası konusunda çoğu yerde hissedilen gönülsüz tavrın bir nedeni bu. MHP teşkilatı, Meclis’in işlevinin önemli bir kısmının ortadan kalkmasının kendilerinde yaratacağı tahribatı açık biçimde dile getiriyorlar. MHP seçmenlerinin de, gücü bütünüyle elinde toplayacak olan başkanın halkoylamasıyla seçilmesinin yaratacağı fiili iki parti sisteminin kendi partilerini ortadan kaldıracağının bilincinde oldukları, AKP’nin yaptırdığı anketlerden bile ortaya çıkıyor.

Sadece muhalefetin değil, AKP ve MHP seçmenlerinin bir kısmının rahatsız oldukları bir diğer konu, cumhurbaşkanının konumu. Önerilen değişiklik, herkesin hemen kavrayacağı büyük bir çelişki barındırıyor. Değişiklik önerisinin 8. maddesi, yürürlükteki anayasanın 104. maddesini değiştiriyor. Bu değişikliğe göre, “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder.” Devletin başı olarak, “Cumhuriyetin ve Milletin birliğini” temsil etme görevi verilen bu cumhurbaşkanı, eğer halkoylamasında evet oyu önde gelirse, referandumun hemen ertesinde parti üyesi olabilecek. Parti üyesi, belki genel başkanı olarak yürütme faaliyetini yürütecek olan bir cumhurbaşkanı, hangi milletin birliğini temsil edecek? Bu ancak tek parti rejiminde varlığı iddia edilebilecek bir “birlik”tir. Yoksa Cumhurbaşkanı’nın şimdi ifade ettiği gibi, örneğin anayasa değişikliğine hayır oyu vermiş olanlar milletten sayılmayacaklar, terörist, vatan haini, millet düşmanı mı olacaklar? Bugün Türkiye’de esas büyük, açık ve yakın bölücülük tehdidi bu değil midir? DevletBahçeli’yi bile en sonunda bundan rahatsızlığını ifade etmeye kadar götürmesi anlamsız değil.

16 Nisan akşamı hayır oylarının önde çıkma ihtimalinin referanduma bir ay kala hâlâ geçerli olması, Türkiye toplumunun yarısının, belki yarısından fazlasının dayatılmak istenen tek adam sultasını çeşitli nedenlerle kabul etmeme dirayeti gösterdiğine işaret ediyor. Meydanlara inen “tarafsız” Cumhurbaşkanı bunu son bir ayda değiştirebilecek mi, göreceğiz?

Salı, Mart 07, 2017

Terane

Link

Türkiye 1990’ların zorlu siyasal mücadelelerinin ortasında bile Siyaset Meydanı gibi programlarda saatlerce tartışırdı. Pandora’nın Kutusu açılmıştı. Herkeste kendi cenahını anlatma harareti vardı, yoğun bir anlaşılma arzusu vardı.

Pek çok insan Kürt meselesini, İslamcıları, Kemalist aydınları, Alevilerin var olduklarını bu programlarda tanıdıkları yüzlerden öğrendi.

Bugün medya organlarına, özellikle ana akım televizyonlara baktığımızda, bazı erkeklerin “tartışıyor gibi” yaptıklarına şahit oluyoruz. [..] Bu da demektir ki, hiç tartışılmıyor algısından da rahatsızlık duyuyor bazı toplum mühendisleri. Tartışılıyor gibi yapılsın ama esas meselelere dokunamayan bir öz sansürcülüğü kabullenenler tartışsın [..]

Televizyonlardaki “yapılandırılmış” tartışmalar da aynen böyle. İktidara yakın olanlar, sayısal olarak üstünler. Nitelikleri tartışılır olsa da. Eğer kendisini sansürlemeyen bir muhalif ekrana alınırsa, iktidara yakın olanların sayısı arttırılıyor. Eğer “muhalif” tartışmacılar, zaten öz sansür refleksiyle geliyorlarsa, bu durumda çok fazla müdahaleye gerek kalmıyor.

Medya da rekabetçi otoriterliğin mantığını birebir ele veriyor: Hürriyet varmış gibi davranıp, iktidarın kırmızı çizgileri içerisinden konuşmaya itilmeyi normalleştiriyor.

Anlaşılan bu abartılı tedbirleri alanlar, özgür tartışma ortamından endişeleniyorlar. Bu da hegemonik bir iktidar söylemi üretemediklerini gösteriyor. Seçimlerde bu kadar yüksek oy alan bir partinin, sürekli olarak iktidardan düşme korkusu yaşamasını başka türlü nasıl anlamalı?

Diyelim iktidarı meşru yollardan değil, darbe ve benzeri yollardan düşürmek isteyenler var. Evet bu yolu tercih edenlerin olduğunu biliyoruz. 2007’de iktidar, bu tür hevesleri olanlara karşı nasıl bir söyleme başvurmuştu? “Askeri vesayete özenenlere karşı ileri demokrasi” diye özetlenebilecek bir tavır takınılmıştı.

2011’den sonra bu kapsayıcı ve tam da bu nedenle hegemonik olabilecek duruş terk edildi. Bunun nedenlerine, o söylemin samimi olup olmadığına girmek istemiyorum.

15 Temmuz darbe girişiminden sonraki “Yenikapı Mutabakatı” da daha baştan inandırıcı olmaktan uzaktı. İktidar mutabakattan şunu anlıyordu: “Bütün tezlerime ve aceleyle giriştiğim, iyi düşünülmemiş tasfiye politikalarıma destek verirsen mutabakata uygun davranırsın. Davranmaz, itiraz edersen, FETÖ’cüsün.”

15 Temmuz’dan sahici bir mutabakat çıkabilir miydi? Elbette sivil anayasa yapmak için bir masanın etrafına yeniden oturmakla başlanabilirdi. Daha önce ilgili Meclis Komisyonu, 70’e yakın maddede mutabakat yakalamıştı. Bu çalışma kaldığı yerden devam ederdi. Darbe yaşamış ülkelerin siyasi partileri, “hep benim dediğim olsun” tavrından uzak dururlardı.

Kuvvetler ayrılığı daha da güçlendirilir, etkin yürütme, denetim yapabilen güçlü yasama ve bağımsız yargıya dayalı sahici bir “sivil anayasamız” olurdu.

Ama tercih bu yönde yapılmadı. “Kazanan hepsini alır” mantığına dayalı, gücü tek adamda toplayan bir anlayışla “Başkanlık” bile denemeyecek bir sistem karşımıza getirildi ve hızla geçirilmek isteniliyor.

Bu yol kutuplaşma yoludur. Buradan kapsayıcı, dolayısıyla özgüvenli bir iktidar çıkmaz. Bu yanlış teşhis, sorunlarımızı daha da kangrenleştirir. Yanlış bir hayat, doğru yaşanmaz. Bu yol hegemonya krizini daha da derinleştirir.

Link

Erdoğan Türkiye’sine düşman olmak da zor müttefik olmak da! Saati saatini tutmayan stratejiler!

– El Bab’tan sonra inşallah önce Menbic, ardından Rakka’ya gideceğiz.

– El Bab’tan sonra doğrudan Rakka’ya gideceğiz.

– Sıra Menbic’te.

– ABD ve Rusya ile anlaşırsak Rakka’ya gideceğiz.

Kelime oyunu gibi görünen bu zikzaklar kuşkusuz koşullara göre şekilleniyor. Gel gitleri hemen tutarlı bir stratejinin yokluğuna bağlamak mümkün. [..]

Buradaki kritik soru; Türkiye’nin El Bab sonrası seçenekleri nelerdir? Bu bölge bu gruplara bırakıldığı takdirde yeni bir ‘Talibanistan’ doğacaktır. İdlib cebinde El Kaideciler, Azez-El Bab cebinde sulandırılmış Kaideciler; yani Taliban!

İkincisi, TSK bu bölgede kaldığı sürece Türkiye’nin başı beladan kurtulmayacak.

Üçüncüsü, Türkiye bu bölgeleri Rusya’nın istediği gibi Suriye ordusuna bıraktığı takdirde Şam yönetiminin yeminli düşmanı cihatçılarla ne yapacak?

Bütün bu sevimsiz soruları hükümet “Hem masada hem sahadayız” böbürlenmesiyle bertaraf edebilir. 71 can, bilmediğimiz sayıda yaralı, sağda solda imha edilmiş tanklar, DAİŞ, SDG ve Suriye ordusunun eline geçmiş zırhlılar… Bunlar sahada olmanın bedeli!”[..]

“Olsun, gün ola harman ola, Osmanlı’da oyun bitmez” rahatlığı içinde her gün önümüze yeni bir hedef konuluyor. Olsun olmasına da Ruslarda da satranç hamlesi bitmez. Fars’ın oyunu ise adamı deli eder. ‘Muhaberat devleti’ Suriye’yi hafife alanlar da ‘Ortadoğu Oyunu’nun derinliğini idrak etmiş olmalılar!

Bütün bu fetih coşkusunu, doludizgin hamaseti, ‘gazavat’ şarkısını berbat eden Ruslarla üç kelimelik bir anlaşmadır esasen: “Halep’e karşılık El Bab.”

Daha önce birkaç yazımda Rakka yolunun her bir dönemecinin Türkiye’yi bataklığa çekecek tuzaklarla dolu olduğunu vurgulamıştım. Güneyden El Bab’a ilerleyen Suriye ordusu Tadif’e kadar gelip durmuştu. TSK’nin yedeğindeki muhalifler, “Suriye ordusu Tadif’i alıp Rakka’dan gelen lojistik hatları kesmezse El Bab’a giremeyiz” diye yakınıyorlardı. Üç ay El Bab kapısında saplanıp kalan bu güçler, pazarlık sonrası IŞİD’in çekilmesiyle bir günde El Bab, Bza’a ve Kabasin’e girdi. Hemen ardından El Bab düşünceye kadar Tadif civarında bekleyen Suriye ordusu hamlesini yapıp bölgeyi Menbic’e kadar kontrolü altına aldı.

Bu hamleyle Türkiye’ye Rakka yolu kapandı. TSK’nin bulunduğu bölgede IŞİD kalmadığı için de uluslararası ortakları nezdinde Türkiye’nin Suriye’deki varlık gerekçesi ortadan kalktı. Üstelik “Kürt koridorunu önledik” diye satılan hikâye de boşluğa düştü.

Link

Ekonomide sorunu sadece faiz oranında görerek, başka bir tarafa bakmamanın maliyeti her gün artıyor. Alınan kredilere verilen faiz ile; mevduata ödenen faiz makası yüzde 50’ye dayanmış. Ne üretici memnun, ne tasarrufçu. Ama düşük faizle şişen emlak piyasası kiraları uçurduğunda, dengesiz AVM piyasası da esnafı ağlattığında sadece Karar ses verdi.

İşsizlik oranı yüzde 12,1’e ulaştığında belki de renk belli oldu. Artan işsizlik mi sorundu; yoksa işsizliği görmek mi sorun? İşte tam da durumumuz bu...

Link

Getirilmek istenen sistemi savunanlar bu yapının suistimal edilebilme imkanını reddetmiyorlar. Örneğin bu sistemde cumhurbaşkanının kendisini üçüncü kez seçtirme imkanına sahip olduğunu kabul ediyorlar. Cumhurbaşkanı meclisi feshettiğinde kendisi de seçime gidiyor ve bir dönemden feragat etmek zorunda kalıyor. Ama ya yine cumhurbaşkanının kontrolünde olabilecek olan meclis aynı adımı atarsa? O zaman cumhurbaşkanı bir dönem daha seçilebiliyor. Soru şu: Böyle bir açık kapı acaba niçin bırakıldı? Tasarının savunucuları böyle bir durumda seçmenin o kişiyi seçmeyeceğini öne sürüyorlar. Yani kendileri yanlışı bilerek yapıp bunu çözmeyi seçmene bırakıyorlar…

Bir başka örnek, cumhurbaşkanının parti üyeliğinin devam etmesi… Herkes bunun bir yere kadar kabul edilebilir olduğunu ancak partide yönetici, hele genel başkan olmasının sakıncalarını herhalde görüyor. Yeni sistemi savunanların cevabı böyle bir durumun yaratacağı sonuçların partiden partiye değişeceği şeklinde. Öte yandan, bugünün dengeleri veri alınırsa, tasarı AK Parti’den çıkacak bir cumhurbaşkanının yasama grubuna hakim olmasını sağlıyor. Acaba demokratik ortam açısından yanlış olacağı apaçık olan böyle bir madde tasarıya niçin konuyor?    

Diğer bir örnek, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimine ilişkin… Söz konusu üyeler zaman içinde peyderpey seçiliyorlar ve Mahkeme’nin zaman içinde cumhurbaşkanının beğenisine uygun hale gelme ihtimali yükseliyor. Tasarıyı savunanlar üye yenilenmesinin zamana yayılacak olması nedeniyle herhangi bir cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi’ne hakim olma ihtimali olmadığını söylüyorlar. Ama ya şu anki uygulamada olduğu üzere bazıları şu veya bu örgüt mensubiyetinden suçlu ilan edilirse? O durumda bu kişilerin toptan değişmesi gündeme gelecektir. Ancak tasarı özellikle HSYK’nın cumhurbaşkanına bağımlı olduğu bir modelde bu yöndeki bir keyfi uygulamanın nasıl önlenebileceğini söylemiyor…

Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin zayıf noktası içerdiği teknik ve hukuki zaaflar kadar, maalesef bunların bilerek bilinmezlikten gelindiği izlenimini vermesi ve bu durum AK Parti’ye yakışmıyor…

Link

Kuvvetin tek elde toplanmasının getireceği güç ve istikrar, ideal bir değer olan adalete aykırıdır. Tarih boyunca sorgulanamaz gücün tek elde toplanmasının oluşturduğu adil bir örnek yoktur. En yüce ve değerli insanlar olarak bilinen peygamberler bile böylesi bir role talip olmamış, zaman ve mekanlarındaki insanların en fedakar hizmetçileri olmuştur.

Tek elle dizayn edilen Türkiye Cumhuriyetinin hali ortadadır. Masada duran farklı kimliklerin sorunlarını çözmek yerine, tek bir zihnin yönetimi ve kararıyla yön veren anlayış, 100 yıl sonra meseleleri içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Bu açık örnek önümüzde dururken tekrar aynı yanlışa yönelmek, hangi tutkulu at gözlüğü merakından kaynaklanmaktadır?

28 Şubat günü MGK kararlarını destekleyen MHP ile bugün  kolkola girerek 28 Şubat kaygısını dillendirmek ne derece samimidir? Gücü elde etme hevesi peşinde tüm ilkelerini terk eden, kaybettiği en önemli değerinin ahlak ve vicdan olduğunu anlamıyor mu?

Link

Eleştiriyi hak eden fakat sadece “söz”den ibaret olduğu için yine sadece “söz”le karşılanması gereken durumlarda işin içine “medya-sosyal medya linci” ve “karakol” girince eleştiri “ayıplı” bir şeye dönüşüyor ve insanın eli hak edeni eleştirmeye varmıyor. Mesela “akademisyenler bildirgesi”nde öyle oldu, mesela modacı Barbaros Şansal’ın tutuklanmasında öyle oldu... Nihayet Hürriyet’in “Karargâh rahatsız” aymazlığının karakolda bitmesinde yine öyle oldu...

Akademisyenler bildirgesinde, iddia edildiği gibi “terör örgütü propagandası” sayılabilecek tek bir satır bile yoktu [.. B]u olaylar karakolda bitmeseydi ve sahiplerini istediğimiz gibi eleştirebilseydik, bundan elde edeceğimiz toplumsal yarar çok daha yüksek olurdu. Şimdiyse akıllarda sadece ifade özgürlüğünün iktidar ve ona yakın medya tarafından sertçe bastırıldığına dair bir resim var.

Link

Terane tekrarlanıyor: "Referandumda 'hayır' diyecekler, 15 Temmuz'da halkın üstüne bomba yağdıranlar!" Daha önce, böyle yapacak olanların PKK'lı ve galiba "hattâ IŞİD'li" oldukları da söylenmişti.

Bir yandan bunlar söyleniyor; bir yandan "zevahir"i kurtarmak isteyen birileri her türlü oyun "saygıdeğer" olacağını beyan ediyor. Bu arada, bu laflar edilirken, Türkiye'nin "en özgür" olduğu çağı yaşadığını söyleyenler de var. Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan kişi "hayır" diyeceklerin bombacı olduğunu söylerken.

Nasıl bir kampanyadır bu? Siyasî partilerden bir tanesi fiilen kapatılmış denebilecek bir biçimde orasından burasından budanmış. Bir yığın gazeteci aslında sadece "muhalif" oldukları için hapiste. İktidar, polisiyle, savcısıyla (ama ayrıca "resmî" sıfatı olmayan militanlarının tehditleri ve tehdidi aşan eylemleriyle) "hayır" mealinde her sesi bastırmaya, susturmaya çalışıyor. Bir yandan da bu "vatan haini" edebiyatı!..

"Hayır" diyecek olanların eylemleri en hafif "vatanı bölmek" suçlamasıyla tanımlanıyor.

Bu söylediklerinde biz nebze doğru payı varsa, neden "referandum" yapıyorlar?

Bu "referandum"da verilecek bir tür oyu verenler vatan haini, şu bu ise, böyle bir referandum yapılır mı?

Halkın üstüne bomba yağdırmak suçtur, darbe teşebbüsünde bulunmak suçtur, silâhlanıp dağa çıkmak suçtur. Madem biliyorlar, inanıyorsunuz ki "hayır" diyecekler bu suçları işleyen kişiler, neden onları serbest bırakıyor, neden onlara "hayır" diyerek vatanı bölecekleri bir referandum imkânı veriyorsunuz? Ya, mazallah, referandumdan "hayır" çıkarsa? Vatanın akıbetini bu hainlerin eline mi bırakıyorsunuz?

Ama bu arada savcılığa tayin ettiklerinizin yazdığı iddianamelerde filan bile, 2003'ten sonra Silâhlı Kuvvetler'de Gülen taraftarlarının bulunmasına ve herhalde örgütlenmesine engel olunmadığı söyleniyor. Silâhlı Kuvvetler'in bu toplumda siyasetle ilişki üslûpları hakkında pek çok eleştiri mümkün. Ancak herhangi bir ülkede ordu kendi içinde böyle kadrolaşmalara göz yummaz ve burada da durum böyleydi. Bunu durduran sizsiniz. Gene sizin iddianamelerinizde 2014'ten başlayarak Gülenciler'in generalliğe yükseldiği, dilinize doladığınız 17 Aralık olayının da buna engel çıkarmadığını anlatıyor. [..] Adamlara kapıları açacaksın, yani suç işlemelerine imkân vereceksin; sonra da yakalayacaksın. Dahiyane bir politika.

Referandum üstüne söylenenler bir yandan bunu da düşündürüyor. Belli ki iktidar bu oylamada "hayır" demenin suç olduğuna inanıyor. Çünkü iş "Böyle düşünmek yanlıştır" gibi bir tartışmayla başlayıp bitmiyor. İşin içine halkın üstüne bomba yağdıranlar, siper kazanlar, herkes giriyor. Öyleyse "Böyle düşünmek yanlış" değil, "Böyle düşünmek suç!"

O halde referandum olup bittikten sonra (nasıl olsa ezici bir "evet"le sonuçlanacağını biliyoruz" "hayır" diyerek suç işleyenleri toparlamak iyi olur. Şimdiden hapishaneleri doldurmaya başlamıştık. Referandumdan sonra "hızlandırılmış cezaevi" programını devreye sokmalı.

"Referandumda 'hayır' diyerek vatanı bölmeye teşebbüs ettiğini itiraf etmiştir" türünden cümleler yazılacak demektir, yeni iddianamelerde.

Yüzde on beş, on altı oranlarında oy almış bir partiye bu şekilde davrandıktan sonra, yüzde diyelim kırk dokuz oy almış "hayır"cılara da aynı muamele çekilebilir. 

Salı, Şubat 28, 2017

Kardeş

Link

Kürt ve Alevi sorunlarını çözmek için iktidar bir adım attığında, sorunun nihayet gerçekten de çözüleceğine samimiyetle inanıyor ve bunu yansıtan bir iyimserlik ve coşku içine giriyor; bu aşama henüz taleplerin masaya konmadığı zaman dilimine denk geliyor...

Sonra taleplerin telaffuz edildiği o can sıkıcı an geliyor ve o andan itibaren de devletin, iktidarın sinirleri bozulmaya başlıyor. Çözüm süreçleri ve çalıştaylar boyunca defalarca “kardeşi” olarak gördüğünü beyan ettiği Kürtlerin ve Alevilerin olmayacak (!) taleplerle karşısına çıkması, devletin sigortalarını attırıyor ve bu da süreçleri başlattığı andaki iyimserliğinin ve coşkusunun kaybolmasına yol açıyor.

Çünkü “talep” her şeyden önce eşitlik imâ eder. İktidar işte bunu kaldıramamaktadır, çünkü o, sorunu “eşitlik” temelinde değil “kardeşlik” temelinde çözmek istemektedir.[..]

Oysa Kürtler ve Aleviler, kendi sorunlarının, eşitlik içermeyen “kardeşlik” yaklaşımlarıyla çözülemeyeceğini çok uzun bir zaman önce öğrendiler. Artık onların istediği kardeşlik ve sevgi değil, eşitlik ve saygı.

Bir kardeşlik ilişkisi salt “şefkat” temelinde kurulabileceği gibi eşitliği kapsayacak biçimde de kurulabilir (“eşitlerin kardeşliği”). Ne var ki ikincinin nadirattan olduğunu biliyoruz: Kardeşlik esasen hiyerarşik “abi-kardeş” ilişkisi olarak yani şefkat içerse bile özgürlüğü ve eşitliği kapsamayacak biçimlere bürünüyor.

Dikkat edin, ailelerde “kardeşliği” ve “birliği” hep büyükler vurgular... Buna karşılık ailenin gençleri hep “eşitlik” ve “farklılıklarının kabul edilmesi” üzerinde durur.

Nedeni basit: Bir ucundan ortak bir kaderi paylaşanlar gayet iyi bilirler ki, “kardeşlik” ve “birlik” vurguları her zaman birlikte yaşayan unsurlardan daha güçlü olanına yarar.[..]

Ben “şefkat kardeşliği”nin küçük kardeş için içerebileceği anlamların çok çarpıcı bir örneğine yıllar önce Kürt meselesi bağlamında, yazar Alev Alatlı'da rastlamıştım: “Sana Dağ Türkü demişsem birtanem, kendimden ayırmamak için demiş olamaz mıyım?'”

Alev Alatlı, 2009’da Fatih Altaylı’ya verdiği bir söyleşide de tekrar etti bu görüşünü... Altaylı programın sonlarına doğru Alatlı’dan “Kürt yoktur, karda yürürken çıkardıkları kart-kurt sesi nedeniyle kendilerine öyle denilmiştir, dağ Türküdür onlar” diyenlerin bu yaklaşımını yorumlamasını isteyince, şu cevabı vermişti Alatlı: Bu, Türklerin Kürtleri kendinden bildiğini, ayrılmak istemediğini gösteriyordu; Türkler o nedenle onların farklı bir kimlikle tanıtılmasına karşı çıkıyorlardı. “Kart-kurt” yaklaşımında açık bir “sevecenlik” vardı ve biz onu “atlamamalıydık!”[..]

AK Parti iktidarında Kürtlerle ve Alevilerle kurulan “kardeşlik” ilişkisinin eşitliği kapsamayan bir “şefkat kardeşliği” olduğu açık değil mi? (Bu arada, kendisine şefkat duyulan kardeşlerin zaman zaman dayak da yediğini unutmayalım; şimdilik onu ihmal ediyor, Kürtlerin ve Alevilerin kardeşlik hukukundan yararlanan kesimler olduğunu varsayıyoruz.)[..]

2009 yerel seçimlerinde İzmir’de Kürtlerin legal partisinin konvoyunun taşlandığı olayları hatırlayacaksınız... O zamanlar dile getirilen, “İzmirliler Kürtlerle bu şehirde yıllardan beri yan yana kardeşçe yaşıyorlardı, bu kardeşlik duygusunu hükümetin ‘Kürt açılımı’ bozdu” izahları  tamamen doğruydu... “Kürt açılımı” onların gözünde, şehirlerinde yoksul hayatlar yaşarken görüp üzüldükleri Kürtlerle kendilerini eşit sayan bir girişimdi ve bunu kaldıramıyorlardı. İzmir’in taş atan kadınları, “Kardeştik, ‘açılım’ bizi bozdu” derken, “Beni, eşitim görmediğim fakat sevip şefkat duyduğum Kürt kardeşimle eşit kılarsanız, ona olan sevgim ve şefkatim azalır” demiş oluyorlardı.

Link

Eğri oturup doğru konuşursak Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye’deki dostlarının kilometrelerce yolu kat edip Rakka’yı alabileceğine Amerika’da hiçbir uzman ihtimal vermiyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin El-Bab’taki performansı, NATO’nun en büyük ikinci büyük ordusunun sorgulanmasına neden oluyor.[..]

Kürtleri tehdit değil de ortak görecek bir anlayış Ankara’yı hayalini kurduğu bölgesel güç olma hayaline yaklaştırabilirdi. Kürtlerin hem içeride, hem dışarıda düşman olarak görülmesi; barış sürecinin buzdolabına kaldırılması, bu hayali suya düşürmekle kalmıyor; ülkenin altını oyuyor, enerjisini ve insanını tüketiyor.

Link

Görünen o ki Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin lehine iki temel argüman bulunuyor. Biri hızlı karar alınabilmesi, diğeri ise istikrar getirecek olması. Ne var ki hızlı karar almanın getirisi ancak ‘doğru’ karar almayı becerebilirseniz geçerli. Doğru karar alamayan bir mercinin bir de bunun üstüne hızlı karar alması ve hele denetlenememesi durumunda trajik sonuçlara gidersiniz. Açıkçası geçmiş deneyim, Gülen ile olan ‘kandırılma’ ilişkisinden Kürt meselesine, emirle faiz düşürme tutumundan ‘yap işlet devret’ uygulamalarına ve oradan ‘yaz saatine’ kadar, her zaman doğru karar verilemediğini ortaya koyuyor. Bu tür kararların hızlanmasının yarar getirme ihtimali pek fazla değil.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin istikrar getireceği önermesine gelince, bu tez ortada istikrarsız bir durum olduğu için değil, belirsiz bir gelecekteki istikrarsızlığa karşı öne sürülüyor. On beş yıldır tek parti tarafından yönetilen ve o partinin yıllarca Meclis çoğunluğunu kazanma ihtimalinin yüksek olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Yani siyasi istikrar zaten mevcut…[..]

[S]iyasi konjonktür açısından bakarsak, Kasım 2015 seçimi sonrasında AK Parti’nin önünde dört yıllık seçimsiz bir dönem vardı. Üstelik başbakan değişikliği ile yürütmede istenen ‘uyum’ sağlanmıştı. Belki hükümet hoşlanılmayan bazı bürokratlarla çalışmak durumundaydı ama ülkeye ‘sıçrama’ yaşatacak tüm imkanlara sahipti. FETÖ darbe girişimi sonuçları itibariyle bu imkanı daha da artırdı ve yürütmenin elini güçlendirdi. Hem tüm kimlikleri kuşatan bir toplumsal destek sağlandı hem de bürokrasiyi değiştirme meşruiyeti doğdu. Ne var ki AK Parti, sistemi değiştirme teklifini bugüne çekerek ve demokratik niteliği sorgulanan bir model önererek kendi eliyle bu istikrarı olumsuz yönde etkilemiş oldu.

Link

Çalışarak, alın teri ile yüksek kazanç elde etmenin imkanı ülkemizde maalesef sınırlı. Özellikle okumuş kesimin, orta kesim maaşı reel olarak artmadı, eksildi. Emeklilik düzeni de asgari maaş dayandırıldı. Zaten son 15 yılda reel olarak artan 3 maaş türü var: Asgari ücret, asgari emekli maaşı ve de memur maaşı. Hepsindeki artış reel olarak yüzde 50’ye ulaştı.[..]

Tasarruf imkanlarından ziyade tasarrufun cazibesi de maalesef kalmadı. Son 6 yılda döviz dışında tasarruftan kazanç elde etmek nerede ise imkansız. Bu nedenle döviz hesapları bir türlü azalmıyor. Onca dolar bozdurma şamatasına rağmen; kimse dolardan vazgeçmiyor.

Link

Geldiğimiz notada gelirimiz hızla arttı, ama asıl kamu bütçesi büyüdü.Kamu, GSYH’nın yüzde 10’unu daha kendi payına aldı. Ayrıca devletin faize ödediği para da yüzde 87’den yüzde 10’lara geriledi. Ama hala köprü-yol gibi bir çok kamu hizmetini YİD modeli ile yüksek fiyattan halkın hizmetine sunuyoruz.

Merkez Bankası son finansal dalgalanmada gerekli adımı o kadar çok geç atabildi ki; dolar adete kendi para desteğimizle 3,93’e yükseldi.

Enerjide düşen dünya fiyatlarını hala yurt içine yansıtmamaya direniyoruz. Sanayide beklenen canlılık haksız rekabet şartlarından bir türlü gerçekleşmiyor.

Velhasıl, artık siyasetin gücünün en yüksek seviyeye ulaştığı bir dönem yaşıyoruz. Ama gelin görün ki; köprülere 2 yılda iki kat zam yapılıyor. Yeni köprülerin geçişi ise, kamu garantisi ile 170 liraya ulaşıyor. (sadece bir köprü geçişi; hem de otomobil için.) Yeni otobanları km başına 30 kuruştan geçiyoruz.

Cari ödemeler dengesi ve haftalık döviz hesapları gösteriyor ki; Türkiye’den çıkan kayda değer bir yabancı sermaye olmamış. Anlayacağınız yaşadığımız ekonomik sıkıntılar halen kendi aldığımız kararlar ile oluşmuş. İşte bu noktayı çok iyi okumamız gerekiyor. Yani sorun bizim aldığımız veya alamadığımız kararlarda yatıyor. Acaba köprülere kim zam yaptı?

Link

[Sert] retorik her geçen gün dalga dalga yayılıyor ve sıradanlaşıyor.

Başbakan Binali Yıldırım, her vesileyle, her kamuya açık konuşmada "PKK, FETO, HDP ‘hayır’ diyor onun için ‘evet’ diyoruz. Hayırcılara bakın ona göre karar verin" tarzı sözler sarf ediyor.

Düşman-dost, bizden ya da değil zıtlıkları üzerine oturan, milletin parçası olanlar ve olmayanlar ayrımı yapan, farklı düşünce ve tavrı ihanetle özdeşleyen, bu oranda siyaset karşıtı bir tutumu ihya edip, yücelten bu dil, Türkiye’nin alışık olduğu kutuplaştırıcı söylemleri aşıyor ve tüm özellikleriyle popülist-otoriter siyasi duruşa işaret ediyor.

Bu referandum kampanyası, kampanyada kullanılan bu dil bile kendi başına Türkiye’nin önünde duran anayasa değişikliği projesinin ruhunu tanımlıyor, popülist-otoriter bir düzenin kurumlaşmasını vadediyor.

Ayrıca bu iklim, Türkiye’nin sağ partilerinin, Orta Doğu’yu, Orta Doğu’daki Kürt hareketliliğini, bunun karşı ağırlığı olan militarist bir vurguyu Türkiye’nin yeni siyasi paradigması ilan ettiklerini ve toplumu bunun onaylamaya davet ettiklerini gösteriyor.

Link

Başbakan Binali Yıldırım’ın AKP grup toplantısında kürsüden bozkurt işaret yaptığı fotoğrafı görünce zihnime nedense o dönemin Başbakanı Erdoğan ile Kürt sanatçı Şivan Perwer’in Diyarbakır’da birlikte sahneye çıktıkları o meşhur “kampanya” geldi. 2013 yılıydı. Çözüm süreci henüz masadaydı. AKP o dönem yaptığı siyasi hesabın gereği Kürtlerin yıllar boyu çektiği acılarla –görünürde– empati kurmaya çalışıyor, devletin gadrine uğramış Kürtlerle birlikte fotoğraf vermeye çalışıyordu. [..]

Daha 3,5 yıl öncesinden bahsediyoruz. Ne tuzaklar kurmuşlar, ne sabotajlar yapmışlar ama tek bir geri adım atmamış AKP. Doğrusu o zaman da bu sözler çok büyük bir ihtiyatla karşılanmıştı ama sonuçta ortada bir çözüm masası vardı. Ama yine de şimdi dönüp baktığımda o “tehdit” lafına takılmadan edemiyorum. Kim tehdit etmişti acaba AKP’yi bu Kürt meselesinde? Ordu mu? Gülen cemaati mi? Perinçekçiler mi? Kim? Peki acaba şimdi o tehdit edenlerin hayal bile edemeyecekleri zulmü uygularken alkış alıyor mudur? Kimden alıyordur?

Şu meseleye o vakitler de kafa yormuştuk: AKP’nin öyle bir tabanı vardı ki şefleri “barış” derse barış diyor, “savaş” derse savaş diyordu. Böylesine kaygan ve geniş bir seçmen profili bu tür meselelerde ilerisi için pek de güven vermiyordu. Nihayetinde olanlar oldu, AKP bu çözüm sürecinin zannettiği gibi kendisine –daha da fazla– oy getirmeyeceğini, tam tersine Kürtlere yaradığını düşündü ve masayı devirdi.[..]

Sonrasını biliyorsunuz. HDP bürolarına bomba konması, Diyarbakır mitinginin bombalanması, Suruç ve ardından çatışmalı süreç. Savaşla gidilen 1 Kasım seçimleri. 7 Haziran ile 1 Kasım arasında Bahçeli’nin tabloyu değerlendirip hızla İttihat Terakki çizgisine katılması. Arayı artık anlatmama gerek yok, herhalde: 1 Kasım sonrasında karşımızda beliren İslamcı–Ülkücü koalisyonu.[..]

Şimdilerde hala AKP’nin çevresinde toplaşıp kendi aralarında zaman zaman da itişen AKP ideologları, MHP Meclis’e giremesin diye sayfa sayfa analizler yazarlar, AKP ile MHP arasında ne kadar derin ve tarihsel olarak kapanamaz, kapanamayacak bir fark olduğunu söyler dururlardı. Şimdilerde hiç sesleri çıkmıyor.

2017’nin İttihatçılığı da böyle bir şey işte. Gerçi yeni değil. O vakitler de İttihatçılık gayet pragmatist, kendi hesabı için daldan dala sıçrayan bir karakter sergilerdi. Ne zaman ki Türklüğün ve devletin bekası meselesini zihinlerine taktılar, olanlar oldu. Şimdilerde de tablo çok farklı değil. 2013’te şu yukarıda alıntıladığım lafları edebildiniz. Ama mesele başka bir halkın statü kazanma ihtimaline gelince kürsüden bozkurt işaretini de çakarsınız. AKP’li olmak böyle bir şey.

Link

Türkiye’nin [ABD'ye] önerdiği plan basına sızdığı kadarıyla az çok biliniyor. Ya Akçakale’nin karşısında bulunan ve YPG denetiminde bulunan Tel Abyad üzerinden, ki bunun için YPG’nin rızası gerekiyor, ya da El Bab üzerinden 100 kilometreyi aşkın bir yol kat ederek ve Suriye ordusuyla çatışmayı göze alarak Rakka’ya gidilecek. Her iki önerinin de pek gerçekçi olmadığını anlamak için askeri deha olmaya gerek yok.

Son iki yıldır Türkiye hep kalabalık Suriyeli muhalif ordusu kurmaktan bahsediyor ve resmi kaynaklardan edinilen bilgiye göre halihazırda Hatay’da Serinyol 12’inci Jandarma Eğitim Alay Komutanlığında eğitimleri sürüyor.

Ama gelin görün ki ortada hala ikna edici sayı ve kabiliyette bir güç yok. YPG’nin Suriye Demokratik Güçleri adı altında topladığı Sünni Arap savaşçılarının sayısı daha yüksek. Üstelik Türkiye’nin eğittiği unsurlar arasında radikal unsurların yer aldığına dair ciddi kaygılar bulunuyor.

Buna rağmen, sırf Türkiye’yi hoş tutmak ve karşılıklı güvensizliği giderebilmek adına olsa dahi, an itibarıyla ABD’li askeri yetkililer Türk mevkidaşlarıyla birlikte harıl harıl Türkiye’nin en geç 27 Şubat’a kadar ABD tarafına teslim etmesi gereken ‘YPG’ye alternatif’ plan üzerinde çalışıyorlar.

Ama neticede Trump yönetiminin de YPG ile yola devam edeceğine neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Bunu Türkiye de görebiliyor. Ve TSK’nın Rakka’ya gitme noktasında gönüllü olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler var. Ankara’nın ABD’yi Rakka üzerinden bilinçli şekilde sıkıştırmaya devam etmesinin nedeni iç siyaset. İktidar Suriye’deki başarısızlıklarını ABD’nin üzerine yıkarak, referandum öncesi olası eleştirilerin önünü alıyor; milliyetçiliği köpürtüyor.

Matlab

Teknik üniversitelerimizde çok fazla Matlab denen bir bilgisayar dil kullanımı var; öğrencileri bu (ticari) dile yönlendirmek yerine açık y...