Perşembe, Ekim 27, 2016

Japon, Tapon

Baglanti

Lise ve lisans döneminde yurtdışına kaçıp orada çalışan zeki insanlara çok kızıyordum. ülkenin gelişmemesinin sebebini onlara bağlıyordum. fakat olay aslında tam tersiymiş, gitmelerinin sebebi ülkenin gelişmemiş olmasıymış.arada çok ince bir çizgi var. elimden geldiğince o çizgiyi anlatmaya çalışacağım.

Türkiye'de üniversiteden ezbere dayalı bir sistem olduğundan ve tembel bir insan olduğum için 2,40 gibi bir ortalama ile mezun oldum. çünkü ben birçok insan gibi mecburiyet olmadan bir işi yapmayan birisiyim ve ülkemizin eğitim sistemi beni öğrenmeye mecbur bırakmıyor. beni mecbur bıraktığı olay, bir kaç sene öncesinde çıkmış soruları veya kitap/ders notu gibi yazılı mataryellerin belirli sayfa aralıklarını ezberlemek. durum böyle olunca üniversite öğrencilerinin %80'i gibi sınavdan bir gece önce çalışıp, 1 saat sonra unutmak ile 4 yılı tamamladım.

3 ev arkadaşım ve ben master yapmaya karar verdik. aralarında en tembel olan ve en az sorumluluk sahibi olan ben master eğitimimi japonya'da almaya karar verdim, diğer 3u aynı üniversitede devam ettiler eğitim hayatlarına. burada o ince çizgi oluştu.

3 arkadaşımda hem master yapıp hem de kpss çalıştılar. kpssye kendi yaşadıkları şehirlerde çalışıp ayda 1, maksimum 2 kere okula giderek mezun oldular. akademik danışmanları bunlara 1 adet ingilizce makaleyi türkçeye çevirmeleri için 1 ay süre verdi, yaptıkları deneyleri ayda 1 kere okula giderek tamamladılar.

Ben, diğer taraftan, japonya'ya geldiğim günden itibaren günde ortalama 12 saat çalışmaya başladım.

Ortalama 12 saat, haftasonları dahil, bazı günler 18 saat çalışırken bazı günler sadece 6-7 saat çalışarak kendime vakit ayırdım. 12 saat çalışmak zorundaydım çünkü mecbur bırakıldım. Gerek ingilizce bilgim olsun, gerek bölümüm hakkında genel bilgilerim olsun yeterli değildi. Bu şekilde söyledi hocam. belkide üniversitenin en düşük seviyedeki öğrencisi bendim, bu şekilde inandırıldım ve çalışıp öğrenmeye mecbur edildim. meğerse her öğrenciye aynı şey söyleniliyormuş.

Türkiye'de lisans eğitiminde hoca bize deney öğretirken saf su dahi kullanmıyordu pahalı olduğu için, burada sırf bir kuralı bana öğretmek için 500 tl'lık kimyasalı çöpe attırdı hocam bana. kural şuydu: enzimleri -20 derecede saklayıp, kullanıcağın zaman direk buz üstüne koyucaksın ve kullandığın süre boyunca buz üstünde kalıcak. ben buzluktan çıkartıp daha yeni açtığım enzimi buz kullanmadan masamın üstüne koyduğum için hoca benden çöpe atmamı istedi. çünkü eğer enzimin yapısı bozulduysa sadece benim deneyimi değil, o enzimi kullanan herkesin deneyini etkilerdi. o kuralı öğrenmem 500 tl den daha önemliydi burada.

Türkiyede deney yaparken senden istenen şey deneyi ne şekilde yapıcağını ve deneyde kullandığın kimyasalları ezberlemek iken, burada kullanıcağın kimyasalları tek tek senin yapmanı ve hangi sebep ile kullandıgının farkında olmanı bekliyorlar. ben bir kere hocama bir kimyasalın yerini sordum benim ağzıma sıçtı, araştırıp bulacaksın, yoksa araştırıp yapıcaksın, eğer yapamıyacağın bir kimyasal ise sipariş vericeksin dedi. bende Internetten araştırıp yapmaya çalıştım, bok gibi oldu, deney sıçtı haliyle. hocaya gidip söylemeye korkuyorum. kendisine söylediğim zaman güldü. bildiğin adam benim başarısız olmamdan, kaç dolarlık kimyasalın içine sıcmamdan mutlu oldu. nasıl araştırıp yaptığımı sordu, internetten baktım dediğimde yine ağzıma sıçtı. 5 katlı, hayvan gibi, içinde milyonlarca kitap olan kütüphane dururken bilgi kirliliğinin kol gezdiği interneti kullandığım için kızdı haliyle. ertesi gün sabah 9'da gittim kütüphaneye akşam 8e kadar 6 tane kitap okudum sırf kimyasalın yapımını öğrenmek için. o gün öğrenmenin zevkli bir şey olduğunu anladım, kitapların arasında kaybolurken, 2 elimde 2 kitap olduğu halde 3. kitabı açmaya çabalarken kendimi zeki hissettim.

Bilgiyi elde etmek o kadar da kolay değilmiş bunu öğrettiler bana. elde ettiğim bilginin kalitesini sorgulamayı öğrettiler bana. gerekirse profesöre kafa tutup, bildiğin yolda ilerlemeyi,profesörün yaptıklarını sorgulamayı öğrettiler bana. Türkiyede ayda 1 makale çevirip mezun olmak varken ben günde 2-3 tane makale okuyup onları %100 eksiksiz olarak anlamaya mecbur edildim. bir makaleyi eksiksiz olarak anlamak demek o makalede yapılan deneyin aynısını yapabilecek seviyede olmak demekmiş. bir makaleyi okuyup "hmm bu böyleymiş" demek olmuyormuş, okuduğun makaleyi alıntılayan diğer makalelere de bakıp öğrendiğin bilginin gerçekten o şekilde mi olduğuna emin olmak gerekiyormuş.

Kısacası ben gerçek bilim adamlarından gerçek bilimi öğrenirken benimle aynı dereceyi alan kişiler ayda 1 kere okula giderek aldırlar. bu şekilde yazınca "ben çok çalıştım en iyisini ben hakediyorum" tarzı bir şey oldu ama olay öyle değil. japonya'ya gelen ben değil diğer 3 arkadaşımdan herhangi birisi dahi olsa, aynı başarılara belkide daha fazlasına sahip olucaktı. ben gerçekten bir şeyler öğrenmenin zevkini tattım ve hayatıma bu şekilde devam etmek istiyorum.

Perşembe, Eylül 15, 2016

Bağırsak Sorunu

Link

12 Eylül darbesi olduğunda çocuktum. Atmosferi hatırlayabilecek yaştaydım. Devletin, Kürtleri, solcuları ve olaylara karışmış Ülkücüleri öldürüp işkence yaptığı yıllar. Tabii Kürt diye bir ‘şey’ yoktu, resmi söylemde ‘dağ Türkleri’ idi onlar. Lise yıllarındayken çatışmalar başladı. Üniversite dönemi de bu atmosferde geçti.

Devleti yöneten parlak takım elbiseli sevimsiz herifler her gün TV’ye çıkıp ‘ölenlerin kanlarının yerde kalmayacağını,’ ‘mücadelenin tek bir terörist kalana dek devam edeceğini’ ve tabii ki ‘kararlılığımızı hiç kimsenin test etmemesi gerektiğini’ söylüyordu.

Üzerinden 30 yıldan fazla geçti. 40 binin üzerinde insan öldü. Dünya değişti. Batı demokrasilerinde yönetim biçimleri dönüştü. Daktilodan bilgisayara geçildi.

Gel zaman git zaman, bir ara devlet, ‘analar ağlamasın’ sloganıyla ‘barış süreci’ başlattı. Ortalık biraz sakinledi. ‘Uygarlığın’ hiç olmazsa ‘U’su belirebilirdi. Şu oldu bu oldu derken, bir iki yıl içinde malum gerekçelerle ‘şehitler ölmez’e varıldı yeniden. Sanırım aynı kapıya çıktığını düşünen çok insan var Türkiye’de; şehitler ‘zaten’ ölmediği için anaların ‘zaten’ ağlamayacağını varsayan! Analar ağlamasın denildiğinde çılgınca alkışlayan kitleler, şehitler ölmez sloganına daha da güçlü alkış tuttu.

Şimdi yine eski sözler, klişe sloganlar, aynı şahlanan milliyetçilik. Zaten söz konusu milliyetçi çığırtkanlık olduğunda, özlenen birlik ve beraberlik (ayran ile rakının kardeşliği) hızla ‘tesis’ edilebiliyor. İki gün önce çok sayıda belediyeye kayyum atandı. Bugüne dek hiç kimsenin aklına gelmeyen bir ‘çözüm’ yolu buldular anladığım kadarıyla! Uzatmaya gerek yok.

Kürt sorununun çözülmemesi için gereken ne varsa, layıkıyla yapılıyor. Bugün lise çağında olan çocuklar, 30 yıl sonra, ‘biz gençken de böyleydi’ diyebilsinler diye herhalde. Kuşakları acı ve mutsuzlukta ‘eşitlemek,’ her bir neslin aynı bataklıkta yaşamasını sağlamak için!

Pazartesi, Eylül 12, 2016

#amkdarth

Salı, Ağustos 09, 2016

#gazeteler

Çarşamba, Aralık 25, 2013

Yeni ada isimleri

Yassıada'nın isminin Demokrasi ve Özgürlükler Adası olarak değiştirilmesi ardından üç adanın daha yeni isimlere kavuşacağı açıklandı. Hükümet sözcüsüne göre Gökçeada, Bozcaada ve Kınalıada'nın isimleri değiştirilecek. "İsimlerin günün siyasi havasını yansıtmasını umuyoruz" diye söze devam eden sözcü yeni isimlerin şunlar olacağını bildirdi:

Gökçeada "Halk Galeyana Gelmesin Ama Biz İstediğimiz Kadar Sacmalık Yapalım Adası" olacak. Bozcaada "Her Ne Kadar Dandik Bir Yönetim Tarihimiz Olsa Bile Hepimiz Ona Karşı Salakça Bir Sevgi Beslemeliyiz Adası" oluyor. Kınalıada ise "Sürekli Aykırı Olmaya Uğraşırken Dış Politikada Yanlız Kalmak Güzel Bir Şeydir Adası" ismine kavuşacak. Yeni isimler hakkında fikri sorulan CHP basın sözcüsü "Cesur Belde" ya da "Diyar Teneke" gibi daha öz Türkçe isimlerin seçilmesinin daha iyi olacağını belirterek yeni isimleri eleştirdi. MHP Başkanı Devlet Bahçeli olanları "gantarın topuzu gaçmıştır" sözleriyle  yorumladı.

Etiketler:

Pazartesi, Aralık 23, 2013

YDB - 23/12

Fehim Tastekin

Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ‘[..] sınırlarını aşan Türkiye’ye karşı bir komplo’ olduğuna dair hummalı bir savunmadır gidiyor [..]

Bir kere Türkiye’nin ilk kez kendi sınırlarını aştığı savı safi propaganda. [..] Düne kadar iktidar çevreleri “Obama ile en fazla konuşan lider Erdoğan” diye böbürlenmiyor muydu? Ne oldu da Türkiye gözden düştü? İşte burada komplolara sarmak yerine bir muhasebe yapılmalı! Türkiye’nin kredisini bitiren faktörler tartışılmalı; maceracılık, aşırı hevesler, altyapı olmadan açılma hırsı, büyüklük hastalığı, kendi iç sorunlarını çözmeden komşunun benzer sorununa uzanma alışkanlığı, müdahalecilik, mezhepçilik ve bunların kaçınılmaz sonucu olan dışlanmışlık konuşulmalı. ‘Değerli yalnızlık’ safsatasına girmeden “Nerede hata yaptık” diye sorulmalı.

Dışarda güven kaybı

En temel sorun iş yapma ve konuşma tarzından kaynaklanan güven kaybı [..]

- Önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu Irak’a gönderip Başbakan Nuri el Maliki’ye “Sizinle koordinasyonsuz iş yapmayacağız” diye güvence vereceksin, ardından Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani ile petrol-doğalgaz arama ve üretimi, üretilen petrolün boru hattıyla Kerkük-Yumurtalık hattına eklenmesi, üretilecek doğalgazı Türkiye’ye taşıyacak yeni bir boru hattını öngören 6 anlaşma imzalayacaksın. Sonra aldatıldığını düşünen Maliki hava sahasını özel uçuşlara kapatınca bunu Irak liderinin patavatsızlığına vereceksin!

- Çin’den füze savunma sistemi alacağım deyip, NATO’dan tepki gelince bunu fiyat kırdırmak ve teklifi değiştirmek için koza dönüştüreceksin!

- Suriye’de “Bu iş 3 ayda biter” diyerek gerçekten kopuk projeksiyonlarla uluslararası topluma gaz vereceksin ama iç savaş uzadıkça ortakları ihanetle suçlayacaksın. Suriye’nin Dostları Grubu’nun öncüsüyken tutmayan hesaplar yüzünden giderek ağırlığını yitireceksin, Suriye Ulusal Koalisyonu’nda ipleri Suud’a kaptıracaksın! Rejim devirme oyunuyla karargâh sağladığın ‘Özgür Suriye Ordusu’nun eriyip gitmesine paralel olarak Kaide, Türkiye’nin dibinde emirlikler kurarken vekâlet savaşında Suud ve Katar’ın beslediği Selefilere sarılacaksın! Batı önce Kaide tehdidi ile frene basıp ardından ÖSO’yu bitiren İslami Cephe yüzünden yardımları askıya alırken sınırlarını silah ve militan geçişine açık tutmaya devam edeceksin! Türkiye radikal grupları besliyor eleştirileri ayyuka çıkmışken birtakım insanlar silahlar ve kimyasal maddelerle yakayı ele verecek ama doğru düzgün kovuşturma yapmayacaksın! Suriye’ye giden silahlar BM ve TÜİK raporlarına girecek ama “Spor amaçlı” diye savunma yapacaksın.

- Bölgede ‘MİT’in Suriye şubesi’ esprisiyle anılan Kuzey Fırtınası’nın elindeki Lübnanlı rehinelerin bırakılması için ağırlığını, rehinelerin tutulduğu Azez’in Kaide’nin eline geçme tehlikesi belirinceye kadar koymayacaksın! Sonra Türkler için Lübnan tehlike ülke haline gelince sızlanacaksın!

Obama’nın kredileri

- Yine Obama kendi kişisel kredisini ortaya koyup Kudüs’te İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’ya özel telefonundan Erdoğan’ı arattırıp özür dilettirecek ve özrü kabul ettiğini açıklayacaksın ama ilişkilerin normalleşmesine yönelik diğer adımları atmayacaksın [..]

- Gezi olaylarında dış bağlantı arayıp “Occupy eylemlerinde de 17 kişi öldü” diye gerçek dışı açıklamalar yapacaksın ama ABD bunu not etmeyecek!

- Obama’nın Mısır’da İhvan’a tanıdığı krediyi unutup ABD’yi darbecilere destekle suçlayacaksın! Ve sonunda kendi elçini de kovdurtturacaksın!

- 2005’te imzaladığın Gümrük Birliği Ek Protokolü’nün gereği olarak limanları Rumlara açmayacaksın, müzakere süreci tıkanınca suçu AB’ye yıkıp iki de bir “AB olmazsa Şanghay altılısına girerim” diye şantaj yapacaksın!

- Yine Ermenistan’la ilişkilerin normalleşmesine yönelik protokollerin onayı için sonradan Karabağ şartı koşacak, yine suçu Erivan’a atacaksın!

Dogru