Pazartesi, Ocak 23, 2017

Savrulma

Link

Ülke bin türlü sorunla boğuşur, her gün bir başka eve evlat acısı düşerken, başka hiç derdimiz kalmamış gibi, birini başkan yapma telaşındayız kaç aydır… [..] Güçler ayrılığı ilkesinin, demokratik mekanizmaların, siyasi partilerin, muhalefetin “Ayak bağı olduğu” için devre dışı bırakılıp, tek merkezin her şeyi belirlediği bir sistemi onaylamamız bekleniyor bizden... Sivil toplum, yargı, parlamento gibi kurumların baypas edilip yetkinin tek elde toplandığı bir rejim dayatılırken, cumhuriyetin 90 yıllık kazanımlarını reddedip, zaten sorunlu olan demokratik hak ve özgürlükleri daha da sınırlandırmak için yetki isteniyor…[..]

Önceleri “OHAL şartlarında referandum yapıldı dedirtmeyiz” cümlesini kuran sözde demokratlar, “OHAL’le referandumun ne alakası var canım. Hiçbir engel oluşturmaz” diyor mesela şimdilerde…  Özellikle muhalefet, bu şartlarda nasıl bir kampanya yürütecek merak ediyorum gerçekten… Doğu, Güneydoğu bölgesinden vaz geçtim, başkent Ankara’da tüm gösteri ve toplantı yürüyüşleri yasaklanmışken, kim, hangi kampanyayı, nasıl yürütecek?

Link

Dün Milliyet gazetesinde halkımızın anayasa konusunda ne kadar bilgi sahibi olduğuna dair araştırma sonuçlarımız yayınlandı. Araştırma sonuçlarında görüldüğü gibi halkımız anayasa konusunda pek de bilgi sahibi değil. Türkiye’de yürürlükteki anayasa ile ilgili çok fazla bilgi sahibi olmalarını beklemek, vatandaşlara haksızlık olur. Yüzlerce madde, geçici madde, fıkra derken hukukçuların dahi anayasa kitapçığına bakmadan pek çok maddeyi bilmesine imkan yok. Ama öyle maddeler var ki örneğin; “Anayasa’nın değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez, ilk 4 maddesinden bildiğiniz var mı” sorusuna her iki kişiden biri, tek bir madde dahi bilmediği cevabını vermiştir. [..]

Hiç unutmuyorum 2010 referandumunda gerek referandum sürecinde, gerekse referandum günü sandık başında evet diyenlere; hangi madde veya maddeler için evet dediğini, hayır diyenlere hangi maddelerden dolayı hayır dediklerini sorduk. Gördük ki evet diyenlerin de hayır diyenlerin de yaklaşık yüzde 70’inden fazlası tek bir madde dahi söyleyemediler. Vatandaşlar parti aidiyetiyle veya başka gerekçelerle sandığa gidip oy pusulasındaki evet veya hayır mührünü bastılar. İşte önümüzdeki referandumda da buna benzer bir davranış sergileyeceğiz, aynı gerekçelerle sandığa gideceğiz.

Link

Türkiye küçük bir ülke değil. Öte yandan objektif bir gelecek perspektifine sahipsek, yeniyi oluşturma açısından devasa eksikliklerimiz var. Ancak önümüzdeki potansiyeli kullanmaktan ve bunun idrakinden çok uzaktayız. Çünkü hala özgür vatandaştan korkuyor, örnek vatandaş hayali ile yaşıyor ve gençleri zihnimizdeki köhnemiş kalıplara sıkıştırmaya çalışıyoruz. Bizdeki ‘okul’ büstlerle, marşlarla, sloganlarla ,‘milli’ köşelerle ve dinselleşmiş hamasetle belirleniyor. Evrenseli kavramadan ‘yerlilik’ hayali peşinde koşmak, bu kavruk milliliğin sadece şablonunu değiştiriyor. ‘Yaratıcı öğrenime’ geçmekten korkan bir ‘milli eğitim’ hangi ideolojik ezbere dayanırsa dayansın sonuç değişmiyor ve değişmeyecek… Ve bundan yüz yıl sonra bile ‘niye geri kaldık’ diye sormak hala marifet olacak...

Link

Pek fazla sekmiyor, hemen hemen her gün bir olayla –ya da olaya- uyanıyoruz. Bu olay çarpıcı, sarsıcı, kızdırıcı, üzücü, düşündürücü, bütün bunlar olabiliyor. Çok zaman resmen çıldırtıcı olabiliyor. Bunlarla örülü bir labirentin içindeyiz; dışarı çıkabilelim diye bize verilmiş ipin ucunu da kaybetmiş olarak. Ama çaresizlik içinde bakınırken, bu koridorlarda daha birçok ipin ucunu kaybetmiş kişinin dolaştığını görüyoruz. Labirenti oluşturan, labirenti yapan şey de bu dolaşmalar. Sonuçta herkes kendi hesapsız rotasını koruyarak kendi rotasını inşa ediyor.[..] Bu AKP politikalarının fiilen cereyan ettiği düzey. Bu düzeyde dolaşmaktan doğrusu bıktım. [..]

Buradaki hegemonya başka her şeyden önemli. Türkler’in Kürtler , Sünnilerin Aleviler karşısındaki hegemonik konumları yeni bir şey değil. Bu topraklarda bu ilişkiler başından beri aşağı yukarı böyleydi. Ama Batılılaşma denen “bela” başladı başlayalı hem en somut anlamı ve biçimiyle iktidarı elde tuttular, hem de kültürel-entelektüel üstünlüğü. Bu hegemonyanın maddi temelleri ilkin AKP iktidarıyla ciddi bir şekilde sarsıldı. Eski modernist hegemonyanın fiziksel iktidara dayanan kısmı AKP döneminde erozyona uğradı. Ama AKP işin bu kısmını kendine göre çözse de (bunun kalıcılığı da ayrıca tartışmalı tabii) gerisini getirecek entelektüel atılımı herhalde yapamayacak.

Ancak şimdi bu kesimde AKP’nin yapını iktidara atmasıyla başlayan süreçte edinilmiş iktidar kazanımlarını kaybetme korkusu elle tutulur bir biçimde hissediliyor. Dolayısıyla bu korkuyu kazanılmış iktidarı kaybetme enerjisine dönüştürme çabası da yoğun bir biçimde devam ediyor.

Dolayısıyla Türkiye tarihi çatlaklarını özenle ve ”şefkatle” diri tutuluyor. AKP gibi bir parti, aslında bu gibi sorunları büsbütün “çözmek” değil de, yumuşatmak, hafifletmek çözüme gidecek kanalları açmak bakımından var olmuş ve var olan partilere göre daha fazla imkân ve avantaja sahipti. Ama sonunda seçilen yol, bu yol oldu. Bu var olan çatlakları gidermenin değil derinleştirmenin yolu. Onlarla birlikte toplumda var olan her türlü ayrımı şimdiye kadar olduğundan daha antagonist bir kıvama getirmenin yolu.

Link

Toplumsal gelişmeyi “altın çağ”dan sapma, siyasetin temel sorunlarını da “kötülüklerin anası” yapı ve kişilikler aracılığıyla açıklama yapısal sorunlarımızı kavramamızı zorlaştırır

Türkiye'deki siyasal hareketlerin hepsinin bir "altın çağ"ı vardır. Onlar günümüzü doğuran gelişmeleri bir "mükemmel" düzenden sapma ve "bozulma" paradigması çerçevesinde açıklarlar.[..]

"Altın çağ" yaklaşımının doğal neticesi "mükemmeli bozan," "tüm kötülüklerin anası" yapı ve kişiliklerin yaratılmasıdır. Bu da toplumsal dönüşümün "bozulma" ve "doğru yoldan sapma" paradigmaları çerçevesinde değerlendirilmesine ek olarak, siyasetin temel sorunlarının "günah keçisi" haline getirilen yapı ve kişilikler üzerinden açıklanmasına yol açmaktadır.[..]

Buna karşılık iki asrı aşkın süredir kısa teneffüs araları dışında sürekli biçimde otoriter siyaset üretilmesini, "özgürlük" vaadiyle iktidara gelen değişik siyasal hareketlerin "tümü"nün süreç içinde "otoriter"liğe savrulmasını ancak yapısal nedenlerle açıklayabilmek mümkündür.[..]

Bu nedenlerden ilki, mega toplumsal dönüşüm projelerinin kolektif hafızanın hatırlayabildiği dönemlerden beri "siyaset" olarak kavramsallaştırılmasıdır. On sekizinci asır sonundan beri yukarıdan aşağıya "dönüşüm"ü hedefleyen mega projeler geliştiren liderlik ve hareketler, "mevcut gerçeklik" ile iletişimi asgarî düzeye indirgemişlerdir.

"Siyaset"in kitlelere yukarıdan bakan bir dönüşüm ve toplumsal mühendislik projesi biçimini alması, onun güncellik ile ilişkisini azaltmakla kalmamış, taleplere cevap verme özelliğinin de göz ardı edilmesine neden olmuştur. Bu ise mega projelerin sahiplerinin kitlelerle "hedefler büyük, karşılıksız destekleyin, mutlu sona ulaşalım" temelli, "tek yönlü" bir ilişki kurarak, otoriterliğe kayması neticesini doğurmuştur.[..]

Aralarında nitelik ve derece farkları olmakla beraber iki yüz yıldır otoriterliğin bir türünden diğerine savrulan, onun "olağanlaştığı" bir toplumun bu sarmalı kırması için girişimlerde bulunmanın zamanı ise çoktan geçmiştir.

Pazartesi, Ocak 16, 2017

Beka

Link

Aslında bir anlamda ABD’deki Kongre konfirmasyon (onay) süreci ve Türkiye’deki başkanlık görüşmeleri, tam birbirinin zıddı olaylar. Bizde denge-denetimi olmayan bir sistem için son derece acıklı bir parlamento süreci yaşanıyor.

Sahici bir başkanlık sürecinde ve güçlü bir parlamentoyla yönetilen ABD’de ise, Başkan’ın gücü ve yetkileri, Kongre denetimine tabi. Bu yüzden Donald Trump’ın kabineye atamak istediği tüm bakanlar, Kongre’deki komitelerin önüne dizilip saatler boyu ter döküyor. Milletvekilleri parti liderlerinin lütfuyla değil delege ve seçmen sayesinde orada oldukları için, kimseye eyvallahları yok. Acımıyorlar karşılarındakine. Ciddi ve gerçekten de zor soruyorlar bakan adaylarına. Saygıda kusur yok ancak içerik açısından ciddi tartışmalar yaşanıyor. “Falanca bölgedeki insan hakları ihlallerine ne yapacaksınız?”, “Güney Çin Denizi’ndeki adalar sorununda filancanın açıklamasına ne diyorsunuz?”, “Filanca yardım programını desteklemeye devam edecek misiniz?”

ABD’de ipler, Kongre’nin elinde. Bütçeyi onlar kontrol ediyor. O yüzden bakan adayları sadece onay almak değil, görevlerinin başında oldukları sürece de düzenli olarak gidip Kongre’ye hesap vermek zorunda.

(Türkiye’de istenen sistemde ise demokratik rejimlerde olan denge-fren mekanizması ve hesap verilebilirlik yok. Seçilen, yargı ve Meclis denetimi olmadan kafasına göre yönetebilecek. Bunu grafiklerle çok net anlatan Avukat Ece Güner Toprak’ın sosyal medyadaki açıklamalarını okumanızı tavsiye ederim.)

Link

Türkiye'nin bir siyasal sistem krizi var. Terörizm sorunu var. İktisadi yavaşlama ve gerileme problemi var. Demokrasi ve insan hakları sorunu var. Kürt meselesi, Suriye krizi, radikalleşme, Alevi meselesi, iyi yönetilme, kurumsallaşamama ve benzeri sorunları var. Fakat beka sorunu yok.

Buna karşın, asıl sorun alanlarına yönelik sofistike çözüm perspektifleri ortaya konulmaktan ziyade, beka siyaseti ve söylemine son gaz yatırım yapılıyor. Bu tercih, asıl sorun alanlarını daha çetrefilli ve içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Aslında mevzubahis sorun alanlarının bir beka siyaseti ve söylemi içerisine konulup ambalajlanması siyasetsizliğin eseridir. Yani beka söylemi ve siyaseti bir siyasetsizlik itirafıdır.

Siyaset ve siyaset üretim süreçlerinde kalitenin düştüğü, siyasetsizlik halinin yaygınlaştığı dönemlerde Latin Amerika'dan Ortadoğu'ya kadar geniş bir coğrafyada farklı ülke ve iktidarların beka söylem ve siyasetine yatırım yaptıklarını biliyoruz. Aslında bunu Türkiye'de de bilfiil yaşadık. Vesayetçiler, Kemalistler ve Avrasyacılar ülkenin her meselesini, her sorununu büyük bir maharetle beka meselesi olarak paketliyorlardı. Bu kesimler, Kıbrıs meselesi, Kürt meselesi, dindarların hak talepleri, Gayr-i Müslimlerin gasp edilmiş haklarının iadesi ve daha nice meseleyi en kestirme ve kısa yoldan bir beka meselesi olarak kodlarlardı. Tanım böyle olunca da bu meseleler siyasetin alanından çıkar ve siyaset işlevsiz kalırdı.[..]

Bugün Türkiye'nin büyük sorunlarla boğuştuğundan şüphe yok. İktidar, darbe girişiminden, teröre; ekonomik durağanlıktan, Suriye krizine kadar bir çok meseleyle baş etmek zorunda. Fakat güçlü iktidarlar bu hadiseleri bir 'beka' sorununa dönüştürmezler.  [..]

Türkiye'nin bir sistem ve iyi yönetilme sorunu var. Türkiye'de iktidarın kullanımı ve denetimi alanlarında ciddi problemler var. Bu hususta AK Parti, hiçbir partiye nasip olmayan bir fırsata sahip. Ülkede daha iyi bir geleceğin inşasına kapı aralayacak şekilde sistem sorununu çözebilir veya bunu tercih edebilirdi. [..]

Fakat beka siyaseti tehlikeli bir siyasettir. Çünkü bu siyasetin kendisi beka sorununa davetiye çıkarır.

Link

Tabii ki, Atatürk de tarafsız değildi, İnönü de, onlar otoriter modernleşme projesini hayata geçirmeye çalışan Cumhuriyet Devrimi’nin kurucuları idiler. Aslında, bu açıdan şimdilerde meşruiyet arayışları çerçevesinde gündeme gelmeleri hiç şaşırtıcı değil, çünkü şimdi de gündemimizde olan “otoriter muhafazakâr/İslamcı bir toplum projesi”nin ve buna zemin teşkil edecek bir siyasal sistemin hayata geçmesi. Hiç olmazsa açık konuşun. Diyeceksiniz ki, Kemalistler de, önce “Halifeyi kurtaracağız” diye işe giriştiler, sonra toptan ilga ettiler. Çok doğru, ama şimdi de siz aynı şeyi yapıyorsunuz, önce demokrasi mücadelesi deyip, demokratların desteğini aldınız, demokratlıktan vazgeçtiniz, şimdi Cumhuriyet’in asıl sahibi biziz diyerek yol alıyorsunuz, sonuçta hedeflediğiniz, güvendiğiniz siyasi liderin tüm gücü eline alacağı sistemi inşa etmek. Birileri Atatürk’ü demokrasinin, özgürlüklerin önüne geçirip, tartışmanın konusu yapılmasına izin vermiyordu, siz de aynı şeyi yapıyorsunuz, belli ki daha da yapacaksınız.

Link

Büyüdük, ama ne ile? Veya büyüdük ama bize kim baktı?

Türkiye, 1975’den 2003 yılına kadar adeta kendi parası ile bu büyüme oranlarını yakaladı. Yurtdışından doğru dürüst bir para gelmedi. Dedim ya 28 yılda 40.179 milyon dolar cari açık verdik ama gelen para sadece 38 milyar 407 milyon dolardı. Adeta kendi kendimize bakarak büyüdük. 2003 yılına kadar bize yabancı hiç bakmadı.

Ama olay 2002’den sonra değişti. Türkiye adeta yabancıların parasına boğuldu. Her yerden dolar aktı... Sanki musluklardan bile dolar akacak gibiydi.

Kimdi bize bu kadar dolar akıtan? Bizi boğazımıza kadar dolara boğanlar kimdi? Bize bu kadar büyük kredi açanlar kimdi?

Dünkü yazımda da belirttim: 2003-2016 arasında bizim ülkemize YABANCILAR tam 557 milyar 490 milyon dolar PARA getirdi. Hatta bu yabancılardan kaynağı belirsiz şekilde de 98 milyar 146 milyon dolar daha geldi. YABANCILAR 2003-2016 arasında bizim ülkemize tam 655 milyar 636 milyon dolar PARA getirmişler.

Biz, TÜRKİYE olarak yakın tarihimizde hiçbir şekilde eşine rastlanmayacak bir yabancı para bolluğu ile sefa sürdük. Evet, evet sefa sürdük..  Çünkü gelen paranın büyük kısmı ile yedik- eğlendik; yan gelip yattık. Yabancının parasını yerken adeta üretimi de unuttuk. Üreten toplumdan, tüketen topluma geçtik. Sanayinin ekonomideki payını yüzde 20’lerden yüzde 15’lere düşürdük.

Bu dönemde yabancı bize bizden fazla güvendi. Bizim ülkemize 173 milyar 787 milyon dolarlık doğrudan yatırımda bulundular. Şirketler satın aldılar; yeni tesisler kurdular. Bize tam 299 miyar 932 milyon dolar da borç verdiler.

Biz de yüzde 266 oranında artan ekonomik büyüklüğümüz ile düşman çatlattık. Ne kadar muhteşem büyüdüğümüzde bahsettik... Örnek ülkeyiz diye dünyaya meydan okuduk. Ama kimin parası ile...

Link

Kürtler, barikat ve hendeklerin çözüm sürecinin ortadan kalkmasının bir sonucu olduğuna inanıyorlar ve çözüm sürecinin sonlandırılmasının sorumluluğunu da esasen devlete yüklüyorlardı.

Çözüm sürecini yüzde 90’lık oranlarla destekleyen ve ardından hayatları cehenneme dönen Kürtler referandumda ne yaparlar? Çözüm sürecinin sona ermesinde asıl rolü Erdoğan’ın oynadığı algısına sahip Kürtlerin referandumda ağırlıklı olarak “ihtar” yönünde oy kullanması bence şaşırtıcı olmayacaktır.

Link

Sami Selçuk saygın bir hukukçu, her devirde kriteri temel insan hakları, evrensel hukuk ve hukuki metinlerdi. Bir İslamcı da değildir. Başörtüsü yasağının en şiddetli ve bizim en umutsuz olduğumuz zamanlarda demokrat duruşuyla tüm dindarların gönlünü ferahlatmıştı. Ak Parti kapatma davasının kapatma kararı günlerinde, çoğu dindarın "Nefesimin sesi duyulmasın" dediği günlerde çıkıp net bir şekilde kararın keyfiliğini eleştirmişti. Tarafsız ve saygın bir hukukçu kimliğiyle eskiden Ak parti seçmeninin cumhurbaşkanlığına layık bulduğu adamdı, o zaman da onun kriteri hukuktu, şimdi de. Ama şimdi ‘başkanlık sistemine taraf olan bile kabul edilirse bin pişman olur` diyor.[..]

Yıllardır devletin uygulamalarını eleştirdim, Kenan Evren ve sonrası cumhurbaşkanlarını, başbakanları sivil toplumcu kimliğimle meydanlarda çok eleştirdim, yazılar yazdım. Bir keresinde başörtüsü için Adana Valisini eleştirmiştim, Vali telefon açıp 2 saat izahat verip olayı açıklamaya çalışmıştı. O zaman hiç kimse eleştirdik diye bizi işimizden etmedi, şimdi yanlış bulduğumuzu eleştirdik diye binlerce kişi gibi "terörist" damgası vurularak işimizden ihraç edildik. Dini görüntülü insafsızlık, görmezlikten gelme, sessiz kalma, tevil etme, kulakları kapama da bir başkaymış!..

Link

Gülenci darbe girişimi sonrasında ekonomik aktörler darbenin ‘yapılmasını’ değil, ‘karşılanmasını’ önemsediler. Nitekim Ekim ayı başında dolar 3 liraydı… Geçen 3,5 ay sonunda düşürme müdahaleleri ile geçen haftayı 3,73’ten kapattı. Ortada yeni bir darbe girişimi olmadığı gibi, hükümetin doğru karar vermesini engelleyecek bir ortam da yok. Gelinen noktanın bizim yanlışlarımızdan kaynaklandığını gösteren en belirgin husus ise TL’nin sadece güçlü para birimlerine değil, dünyadaki tüm paralara karşı kaybetmiş olması.

FED’in politikası aylar öncesinden belliydi. Sonrasında Trump’ın genişlemeci bir çizgi izleyeceği kanaati de bunu besledi. Yani yurt dışında bir sürpriz yoktu. Kendi cenahımızda ise tüketim bazlı büyümede tıkanma yaşanıyor, cari açık ve enflasyon artıyordu. Finansman bulmanın zorlaşacağı, fonların sistemin merkezine kayacağı herkesçe malumdu… Ekonomi yönetimi açısından akılcı olan tedbir kısa vadede dövizin yükselmesinin önlenmesi, orta vadede ise güven artırıcı yapısal reform adımlarına girişilmesiydi.

Ama tam aksi yapıldı. ‘FETÖ ile savaş’ başkalarına doğru genişletildi. Kişi ve şirket mallarına el konuldu. Batı düşmanlığı körüklenirken güven ortamı zedelendi. Gerçeklikle ilişkisi olamayan bir faiz ‘teorisi’ yüzünden Merkez Bankası paralize edildi. Bu arada yapısal reformlar ağza bile alınmadı, siyasi kutuplaşma derinleştirildi ve nihayet demokratik zaafı olan bir yönetim sistemi önerisi yapıldı…

Yurt içi veya dışı sermaye sahiplerinin bu tablo karşısında nasıl bir tutum almaları bekleniyordu?

Çarşamba, Ocak 11, 2017

Bataklık

Amentü

Link

Laik-seküler kesimlerin iktidarı, daha önce hiç kimlik baskısı görmemişlerin iktidarıydı. Dolayısıyla, kaybedilmesi durumunda ne yaşayacakları hususunda birikmiş herhangi bir tecrübeleri yoktu. Belki ancak, iktidarın el değiştirmesi sonrasında, yeni iktidar sahiplerinin bir tür rövanş eğilimi içine girmelerinden endişe edebilirlerdi.

Oysa iktidardaki dindar-muhafazakârların algıları bunun çok ötesinde: Onlar, iktidarı kaybetmeleri durumunda -doğru, yanlış- bir daha başlarını kaldıramayacakları, eskisinden de sert bir düzen altında yaşayacaklarını düşünüyorlar.

Cioran, “En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumların  arasından çıkar” demişti... Türkiye maalesef, iktidardaki  toplumsal kesimlerin iktidarlarını kaybetmelerinden sonraki esenliklerinin, hazır iktidardayken bütün mazlumların “kafasını kesmekten” (varlıklarını bastırmaktan) geçtiğine inananların ülkesi olmaya doğru gidiyor.

İktidardakini de, muhalefettekini de korku içinde yaşamaya mahkûm eden bu deli gömleğinden kurtulamadığımız sürece, hiçbir “birlik ve beraberlik” nutku işe yaramayacak.

Link

Ayaklar denk, merak etmeyiniz: “En iyiyi, en doğruyu, en güzeli, en işe yararı, en makbulü ben bilirim..” yaklaşımı bu…

Muhalefet, ne kadar yumuşak olursa olsun, kabul edilmiyor; farklı görüşe tahammül sıfıra yakın…

“Medyadaki arkadaşlar” diyor günümüzün önemli bir siyasetçisi, “Lütfen ayaklarını denk alsınlar…”

Ayaklar zaten denk alınarak yapılıyor gazetecilik..

Geçmişte böyle düşünen veya Türkiye’yi bu dar görüş ışığında dizayn etmek isteyenler ile şimdilerde aynı türden bir meşgale içerisinde bulunanlar birbirinden çok farklı tipler; ancak görüş olarak farklılıkları aynı amaç doğrultusunda çaba göstermelerini engellemiyor…

İyi de, geçmişin ‘tek-tip’ dizayncılarının beceremediğini bugünküler nasıl başarabilecek?

Erken bir kuşku ifadesi benimki, doğru…

Önce bir tespit: Geçmişte kendi çizgileri dışındakilere tahammül edemeyenler, farklı düşüncelere karşı müsamahasız davrananlar emellerine ulaşsalardı.. ilk tasfiye edecekleri.. şimdi başkalarını tasfiye etmeyi kafaya koymuş görünenler olurdu…

Ama görüyoruz: Tasfiye edilmek istenenler, kavga-gürültü, bugün çok güçlü hale gelebildiler… Başkalarını tasfiyeye kalkışabilecek kadar güçlü…

Neden acaba?

‘Tek-tipçi’ yaklaşımlar insanın doğasına aykırı da ondan olmasın?

Link

Tekrar ediyorum: Türkiye’deki sorunlar anayasadan kaynaklanmıyor. Terördü, hukuk güvensizliğiydi, FETÖ’ydü, dış politikaydı, mültecilerdi, bunların hepsi bir politikanın sonucu. Bu bir anayasal sorun değil. Üstelik yüzde 50/50 ile anayasa mı olur?

Link

Meclis’teki ilk günkü görüşmede Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile CHP’lilerin içine girdiği tartışma, temel perspektifler itibariyle nerelere gidilebileceğinin ilginç örneğini sergiledi.

En tartışmalı alanlardan birisi “Partili Cumhurbaşkanı” konusu ya, işte o konuda Bozdağ çarpıcı bir değerlendirme yapıyor. Diyor ki:[..] “İsmet İnönü partili, milletvekili, genel başkan, cumhurbaşkanı. Ne oldu, tarafsızlığına halel mi geldi? Bizim yaptığımız Atatürk anayasalarına dönmektir.”[..]

Ak Parti kendisini bugüne kadar hiçbir şekilde bu Tek Parti dönemi ve onun icracısı olan siyasi kadro ile bütünleştirmedi. [..]

Bilmiyorum belki de Sayın Bozdağ,  CHP tabanında bir karşılık bulunur düşüncesiyle böyle paralellikler kurmaya yönelmiştir ama o amaçla bile olsa, ben bu tür “hedefe ulaşmak için her şey meşru” yaklaşımlarını yadırgıyorum.

Link

Gelgelelim, Batılı “tevhid-i tedrisat” yürürlükteyken okullar Kemalist “amentü”yü belletirdi. Şimdi İslâmî “amentü” gelecek. Öğrencinin kendi düşüncelerini geliştirmesine imkân ve fırsat vermemek, bu iki karşıt görünümlü sistemin buluştukları yer. Buradan baktığımızda “iki ayrı sistem” demek güçleşiyor, çünkü asıl “sistem” denecek yerde işleyiş aynı. Buradan bir “karşıtlar simetrisi” çıkıyor. Yani “Burada “ezberci” eğitim var. Bize bunun “karşıtı” gerek. “Eleştirel düşünce”ye öncelik veren bir sistem kuralım” diyen yok. “Karşıtlık” orada aranmıyor. Kavga, neyin “ezberletileceği” üzerinde kopuyor.

Link

Gümrük ve Ticaret Bakanlığının son verilerine göre 2016 yılında 142 milyar 610 milyon dolar ihracat gerçekleştiren Türkiye, tam 198 milyar 577 milyon dolar da ithalat yapmıştır. Bu verilere göre 2016 yılında dış ticaretimiz 55 milyar 967 milyon dolar açık vermiştir.

Oysa bizim ihracat için sayamayacak kadar kurum ve teşviklerimiz var. Mesela “Türkiye İhracatçılar Meclisi - TİM” daha fazla ihracat için çalışıyor. TİM’in bir çok alt sektör ve kurumu da bulunmaktadır.

Ama daha fazla ithalat için bir tane kurum yoktur. Kimse de daha fazla ithalat için ek teşvik vermemektedir. Buna rağmen 2016 yılında ihracattan yüzde 39,2 daha fazla ithalat yapmış olduk.

Türkiye, 2001 yılında IMF liderliğinde yazılan ekonomi  programı ile dışa bağımlı-cari açık veren bir model uygulamaktadır. Yaklaşık olarak her yıl 30-40 milyar dolar arasında cari açık veriyor ve bu parayı yurtdışından bir şekilde alıyoruz. Tabii ki cari açığın büyük kısmını dış borç olarak kapatıyoruz.

Veya daha açık anlatımla ifade edecek olursak olay şu şekilde gelişiyor: Biz kazanmadığımız malları ithalat yolu ile satın alıp tüketiyoruz. Tükettiğimiz bu fazladan yabancı mallar karşılığında da yine yabancılardan gidip borç alıyoruz.

Biz yabancının malını tükettikçe, yabancı da bize borç veriyor. Biz de borç aldıkça daha çok yabancının malını tükettik. Ve böylece 14 yılda 544,5 milyar dolar cari açık verdik. Sonuç olarak dışa bağımlı bir ekonomik modeli ısrarla uygulamaya devam ediyoruz.

2003 yılında Türkiye’nin dış borcu 144 milyar dolardı. Bugün ise (2016 3.Ç) 417 milyar dolara ulaşan bir dış borca ulaştık. Dış borçlar 2003-2016 arasında 273 milyar dolar artış göstermiştir.

Dış borçlanmada ise asıl yük özel sektörün sırtına binmiştir. 2003 yılında 48 milyar 951 milyon dolar olan özel sektör dış borcu, 2016 yılında 293 milyar 692 milyon dolara ulaşmıştır. Özel sektörün dış borcundaki artış oranı tam yüzde 600 olmuştur. Veya bir başka ifade ile özel sektör dış borcu 2003-2016 arasında tam 6 kat artmıştır.

Şimdi bütün bunları neden yazıyorum? Hatta defalarca verdiğimiz bu rakamları yeniden neden pişirip servis ediyorum?

Tek bir nedenden dolayı...

Bugün dolar, avro almış başını gidiyor. Ama ortada bu sorunu sahiplenen bir tane sorumlu göremiyoruz. Kimse dolardaki yükselişin getireceği zamları, maliyetleri üstlenmiyor.

Pazartesi, Ocak 09, 2017

Hazin

Link

Ekonomide yanlışta ısrar edilmesi Türkiye’ye çok pahalıya mal oldu ve olmaya da devam edecek. Enerji maliyetlerinin yarıdan fazla ucuzladığı ve küresel sermaye hareketliliğinin arttığı bir dönemde, dinamik nüfusuna ve hinterlandı açısından elverişli kültürel birikimine rağmen ülke yeni bir atılım gerçekleştiremiyor. Çünkü artık bütçeyi daha iyi yöneterek elde edilecek marjinal fayda çok az. Ayrıca kamu giderek milli gelirin daha büyük kısmını harcıyor. Devlet büyüyor ve kaynakları verimli kullanmıyor. Dolayısıyla tek çıkış ‘yapısal reform’ denen değişim. Yani ihale ve iflas kanunlarını yeniden düzenleyen, emek piyasasında yasa dışı alanı ortadan kaldıran, kurumsal özerkliğe ve liyakate itibar eden ve tüm ekonomik yapıyı hukuksal güvence altına alan bir çerçeve…[..]

Peki, hükümet niçin böyle davranıyor? Çünkü kendi ürettiği kısır döngünün içine sıkışmış durumda. Devlete hakim olmak için onu büyütüyor. Topluma hakim olmak üzere örneğin medyadan ve yayın dünyasından destek almaya ihtiyaç duyuyor. Ancak bu yeni düzenin finansal gereksiniminin de karşılanması lazım. Dolayısıyla devletin daha da büyümesi ve ‘iş dağıtma’ sisteminin de buna uygun işlev görmesi gerekiyor. Ancak kaynaklar devlette toplandıkça ve verimsiz kullanıldıkça büyüme olmuyor. Oysa büyümeye ihtiyaç var çünkü aksi halde seçim de kazanılamaz. Bu durumda büyüme tüketim ve inşaat üzerinden zorlanıyor. Ne var ki bu da enflasyonun ve faizin yükselmesi demek. Ama faiz yükselince devletin yaptırttığı yatırımlar ve konut pahalılaşıyor. Girişimcilerin korunması uğruna faiz düşsün isteniyor… İşin ironik kısmı şu ki, tam da bu anlatılan döngü nedeniyle faiz düşmüyor, çünkü böyle bir ekonomik yapının riski yüksek.

Hükümet yetkilileri daha bir iki ay önce faizin düşmesi için doğrudan talimatlar verdiler ve gerçekleşmediği takdirde zor durumda kalacakları konusunda bankaları ‘uyardılar’. Geçen hafta ise muhtarlara yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı rica etti… “Başta kamu bankaları olmak üzere lütfen faiz oranlarını düşürün.” Erdoğan ayrıca “kimse önümü göremiyorum deme lüksüne sahip değil, fedakarlık yapılmalı, risk alınmalı” dedi. Ancak fedakarlık yapmak istemeyen yönetimin böyle bir istekte bulunma ‘lüksü’ nereden geliyor, söz etmedi…

Bugün hükümet kendi işini topluma yüklüyor ama toplumun buna niyetlenmesi için bile kendisine düşeni yapmıyor. Daha vahimi ekonomik aktörlere ‘bu işten anlamadığı’ ya da ‘bilerek doğruyu yapmak istemediği’ mesajını veriyor.

Link

Türkiye kendi iç çatışmalarını yumuşatsın istiyoruz; ben Türkiye uzlaşsın istiyorum. Türkiye'nin uzlaşması konusunda ciddi şansı Haziran seçimlerinde kaçırdık. 7 Haziran seçimlerinde bir uzlaşma mecburiyeti parlamentoya yansımıştı. [..] Ben inanıyorum ki o uzlaşma olsaydı, ne darbe olurdu, ne de diğer krizler bu noktaya gelirdi. Ve bugün böyle, başkanlık maşkanlık bunları konuşmadan daha rahat bir şekilde iş götürüyor olurduk. Yani uzlaşma Türkiye'nin ihtiyacı. [..] 7 Haziran'da uzlaşma olsaydı, 15 Temmuz olmazdı.

Link

Neredeyse terör olaylarının olmadığı il kalmadı. İzmir dün tek yürek halinde şehit polisi Elazığ’a uğurladı. O şehidimiz artık Türkiye’nin gakkoşudur. Kahraman diye tanımladık onu. Olaya zamanında müdahale etti. Canı pahasına terör eylemini engelledi. Bir başka vatandaşımız daha hayatını kaybetti. İki şehidimize de Allah’tan rahmet diyoruz. [..]

Bizim özel bir hesabımız yok. Hep birlikte farklı düşüncelerde olsak bile bir araya gelip konuşabilelim. Terörle mücadelede birinci aktör hükümettir. Terörle mücadeleyi onlar yapacak. Her terör eyleminden sonra şunu söyledik, sıkıştığınız bir alan var mı? Destek verelim yeter ki terörü sonlandırın, ama terörle mücadele akılla birikimle yapılır. Terörle mücadele geçmişteki hatalardan ders alınarak yapılır. Türkiye teröre teslim edilmiştir. 15 yıllık iktidar ülkeyi terör örgütlerine teslim etmiştir. [..]

FETÖ’cü emniyetçilerin tayinini biz mi yaptık? Yapacaksın bir de suyun üstüne çıkacaksın. El Nusra’ya sahip çıktınız, silah gönderdiniz. Bir devletin Cumhurbaşkanı Nusra’ya terör örgütü değildir diyorsa, Türkiye teröre teslim edilmiş demektir. IŞİD militanları Irak’a Suriye’ye nasıl geçtiler. Türkiye üzerinden bu hükümet kapıları açtı, tedavi ettiler, tekrara Suriye’ye gönderdiler. Eğer bir iktidar Türkiye’yi teröre teslim ettiyse, yatacak yeri yoktur. PKK, El Nusra, IŞİD, FETÖ kandırdı, siz çocuk musunuz? Şimdi Dünya’ya savaş açmışlar.[..]

Biliyorum havuz medyası saldırıcak. Havuz medyasının PKK’dan hiçbir farkı yoktur. Bakın PKK bana saldırdı. Bunlar da saldırıyor. Bunlar aklını kiraya vermişler. [..]

Başkanlık gelmezse Türkiye bölünür diyor. Ya 100 yıldır Türkiye bölünmedi de. 15 yıldır Türkiye’yi yöneteceksin ülkeyi kan gölüne çevireceksin.

Büyükelçiyi Ankara’da polis vurdu. 15 dakika sonra FETÖ’cü dediler. Madem biliyordun, neden görevde tuttun? Başkanlık sistemi. Fiili durum var. Türkiye’ye başkanlık sistemini getirelim. Şimdi bunu anayasa değişikliğiyle gerçekleştirmek istiyorlar. Ya vatandaşın derdi ne, bunların derdi ne?[..]

Dolar bozdurun diye çağrı yapıyorlar millete? Kendi çocuklarına yapsana bu çağrıyı. Kendi yandaşlarına, havuz medyasına yapsana. Milletin açlıktan nefesi kokuyor. Bunların derdi başkanlık. Türk tipi diyorlar. Milli diyorlar. Bu gayri milli bir başkanlıktır.

Getirdikleri anayasa değişikliğine bakın. Darbeciler getirdikleri anayasa değişikliğiyle kendi geleceklerini güvence altına alırlar. Bakın değerli arkadaşlar herkes şu soruyu kendisine sorsun. 15 yılda çıkaramadığınız bir kanun var mı? Çıkarıyorsun. O zaman niye başkanlık. Yaşam tarzı üzerinden siyaset yaptın. Vatandaş komşusunun kimliğini sorgulamaya başladı. Senin yüzünden.[..]

Cumhurbaşkanı hiçbir gerekçe göstermeden TBMM’yi feshedebilecek. Gerekçe soramayız. Mustafa Kemal Atatürk’e bu yetki verilmedi. Buna evet diyenler vatana ihanet ediyorlar derken bunu kastediyorum. Mustafa Kemal’e verilmeyen yetkiyi devleti soyan bir adama veriyorsunuz bunu. Milli iradenin temsil edildiği tek yer meclistir. Siz hangi gerekçeyle TBMM’yi fesedeceksiniz.[..]

Ben her vatandaşımın düşüncesine, inancına saygı duyarım. Bizi CHP yapan düşünce bu düşüncedir. Şimdi bu yok edilmek isteniyor. Devlet yapısını istediği gibi değiştirir. Bu anayasa kabul edilirse bir sabah kalkacağız; Bilim ve Teknoloji Bakanlığı kaldırılmıştır. Bir kararnameyle bunu yapabilecekler. Sadece bunlar değil. Devlete atama yapılacak değil mi? Devlete atama yapmanın şartları vardır. İstediği kişiyi atayabilecekler.

Cuma, Ocak 06, 2017

#suriye #ekonomi

Link

Politikaları Suriye’de, Irak’ta iflas edince tükürdüklerini yalayıp Rusya’ya yanaşan, bunu da bağımsız bir duruşla değil Batı dünyası ile düşmanlaşarak, Batı değerlerini ve ülkelerini şeytanlaştırıp halk kitlelerinde Batı fobisi yayarak, Türkiye’yi Rusya’nın insafına terk ederek yapanların bu yeni yönelimlerinin doğruluğunun garantisi nedir?

Böylesine hayatî yanlışlar yapmış olan iktidar şimdi ülkede demokrasinin ruhuna fatiha okuyup parlamenter rejimi fiilen sona erdirecek, OHAL’i süreklileştirecek daha vahim bir yanlışa, bir siyasî suça: tek adam rejimini anayasallaştıracak bir referanduma hazırlanıyor. Bunca yanlış yapmış iktidar kadrolarının bugünkü anayasa dayatmalarının, atmakta oldukları dış politika adımlarının, sınırlarımızın dışında sürdürmekte oldukları savaşın doğru olduğuna, ülkeye huzur getireceğine nasıl inanabiliriz?

Link

Her nasıl olursa olsun bugün ülkemizde iktisat fakültelerinde Adam Smith ile başlayan bir bilim dalı okutuluyor. Buna da “İktisat” diyorlar.

Yani ortada bir bilim dalı söz konusu. İster beğenin, ister beğenmeyin ama onca fikir bolluğundan bu insanlık bir bilim dalı oluşturmuş. Ve bazı kuralları da sabitlemiş.

Mesela demiş ki, bir malın arzı ile talebinin kesiştiği noktada o malın fiyatı oluşur. Bunu da 1. sınıf öğrencilerine daha ilk gün anlatırlar.

Devamında ise teoriler gittikçe karmaşıklaşır. Son noktalarda ise “örümcek ağı teorisi” ile duvara toslar kalırsınız.

Şimdi durduk yere bunları neden yazıyorum. Gelin olayı biraz daha somutlaştıralım.

Hükümet, 2016 yılına girerken hiç hesapta olmayan bir elektrik zammı yapmıştı. Ardından da yıl içerisinde kamu zamları adeta birbirini kovaladı. Neredeyse her ay sürekli vergi artışları-zamları yaşadık. Hatta adı vergi olmayan yeni vergilerle de 2016 yılında tanıştık.

Ama aynı ekonomi yönetimi 2016 da olduğu gibi 2017’de de enflasyonda düşüş bekliyor. Onlara göre enflasyon düşecek.... Bankalar ise onların beklediği düşük enflasyona göre şimdiden faizleri düşürmeliler. Zaten faizler düşerse enflasyon çok ama çok daha hızlı düşecek.

İşte böyle bir teori henüz iktisat tarihinde okutulmadı.

Hatta bu teoriye göre, enflasyonu düşürmenin en önemli yolu da faizleri düşürmekten geçiyor. Faizler düştükçe enflasyon da düşecek.

Bakınız Türkiye olarak Nobel ödüllü vatandaşlarımız oldu. Neden iktisatta da Nobel kazanmayalım ki. Ama bize şu soruyu sormayacaklar mı? : “Madem 350 yıllık iktisat bilimine müthiş bir katkı ve buluşta bulundunuz, o zaman bu teoriyi neden iktisat öğrencilerinizden saklıyorsunuz.”

Link

Önce lütfen kendinizi Reina saldırısını önce anlamak sonra haberleştirip ülkesine anlatmak isteyen Çinli bir gazeteci olarak hayal edin. Saldırı ile ilgili cevabını aradığınız sorular için insanlarla görüşüp, Türk siyasetçilerin açıklamalarını takip ediyorsunuz, Türk medyasında çıkan haber ve köşe yazılarını tercümanınızdan size çevirmesini istiyorsunuz. Ve de objektif olma adına Türkiye’de çıkan bütün gazeteleri, haber kanallarının ve ajanslarını tarıyorsunuz. Amacınız Türkiye’nin ‘ortak entelektüel aklının’ Reina saldırısını nasıl yorumladığını anlamaya çalışmak.[..]

[Medya'ya gore]  Saldırıyı IŞİD  aparatı üzerinden başka bir ‘irade’ yaptı [..] Saldırı bir DAEŞ-FETÖ-PKK/PYD ‘kokteyli’ [..]  Saldırı aslında IŞİD tarafından yapılmadı[..]

Şimdi düşünün. Artık yayın saati ile geldi ve Çinli muhabir olarak canlı yayında ne söyleyeceklerinizi, analizini merakla bekleyen milyonlarca Çinli seyirciye Reina saldırısını kimin yaptığını anlatacaksınız. Ama kafanız çok karışık. Neden? Çünkü objektif ve etik bir tutumla gerçeği bulma adına daldığınız ‘Alice Harikalar Diyarı’ tadındaki Türk medyasından kafanız oldukça karışmış olarak çıktınız. Aslında Türk olsanız, Türkiye’de yaşasanız kalbiniz/duygularınız medyadaki hamaset/duygu/coşku balonu sayesinde sizi ‘götürülmesi gereken yere’ götürür ama bu balon sizin Çinli kalbinize işlemiyor. Türkiye’deki Çinli muhabir olarak Belki ‘Koca koca adamlar böyle ciddi bir saldırı sonrasında nasıl bu kadar saçmalayabilir?’ diye de düşünüyor olabilirsiniz. Yo, düşünün düşünün! Çünkü doğru Biz ‘saçmalayarak’ IŞİD’i önce tanımlamaya, sonra anlamaya ve en sonunda yok etmeye çalışan bir toplumuz. Yapabilirsek ne yazık ki IŞİD konusundaki ‘entelektüel kapasitemizin seviyesini’ gösteren bu mücadele tarzı ile IŞİD terörünü bitiren ilk ülke olacağız...

Link

Diğer taraftan, bir de, daha ‘sofistike’ bir yerli kültür arayışında olduğu iddiasında olan büyük yüzüklü, ceket mendilli, ‘yeni elit’ olma gayretlisi takımın şikâyetleri var. Bunların en büyük sorunu çok aşikâr biçimde ama gizli Batı kültürü hayranı olmaları. Arapça yerine İspanyolca öğrenme, en son moda postmodern Batı düşünürlerinin kitaplarını övünerek alıntılama hevesi içindeler. Bence bir mahzuru yok, dünyalarının illa İslam klasikleri ile sınırlanması tabii ki şart değil, hatta tam tersine, İslam medeniyetinin parlak dönemlerinde de Kadim Yunan Felsefe geleneği biliniyor, tartışılıyordu, tefekkürün tekamülünün şartı bu; farklı paradigmaları bilmek, tartışmak şart. Sorun bu değil, sorun alıntılanan ‘havalı’ düşünürlerin doğru dürüst bilinmemesi bile değil, bu kardeşlerimiz, her şeyden önce, adına konuştukları İslam medeniyetinin düşünce külliyatına da hâkim değiller.

Bırakın onu, bırakın İslam medeniyetini, kültürünü, ciddi bir edep, adap meseleleri var, oysa kültür her şeyden önce bir adap, edep meselesi olmak gerekir. Bunların bazen kendileri, bazen yazdıkları gazetelerdeki yazar arkadaşlarının sütunlarında, ağza alınmayacak argo, hatta küfürlü tabirlerden geçilmiyor. Dahası, her şeyden önce Türkçeleri bozuk, fakir, farkında değiller, sıklıkla yabancı tabirler/kelimeler kullanıyorlar. Doğrusu, ben en radikal geçinen abilerinden birinin yazısında ‘ups!’ ünlemine bile rastladım. Bence, bu kadar masum olanın bir mahzuru yok ama, o halde ‘kasmasalar’ diyorum.

Ama en önemlisi, ‘kültür’ denilen şeyin, ancak özgür ve farklılıkları barındıran, insanı ve evreni sonuna kadar didikleyen fırtınaların esebileceği bir ortamda yeşereceğinin, gelişeceğinin farkında değiller.